Çıplak Emperyalizm

John Bellamy Foster

Birleşik Devletler’in 11 Eylül 2001’den bu yana süren küresel etkinlikleri, çoğunlukla “yeni bir militarizmi” ya da “yeni bir emperyalizmi” meydana getiren etkinlikler olarak görülmektedir. Yine de, ne militarizm, ne de emperyalizm, daha en başından beri kıtasal, yarı küresel ve küresel düzeylerde yayılmacı bir güç olan Birleşik Devletler bakımından yeni bir şey sayılabilir. Değişen, bu durumun icra edilme biçiminin daha çıplak bir hal alması ve ABD’nin ihtiraslarının kazandığı sınırsız, gezegensel boyutlardır.

Dış İlişkiler Konseyi’nde yüksek düzeyde görev yapan Max Boot, Birleşik Devletler’in Irak’ta ve tüm dünyada karşı karşıya olduğu “en büyük tehlike”nin, “E-sözcüğünden; yani emperyalizm sözcüğünden duyduğumuz korku nedeniyle, sahip olduğumuz bütün gücü kullanmayacak olmamız”dan ibaret olduğu konusunda ısrar etmektedir. “… ‘Emperyalizm’ sözcüğünün sırtında taşıdığı yük dikkate alındığında, ABD hükümetinin bu terimi benimsemesine ihtiyaç yoktur. Ama bu pratiği kesinlikle benimsemelidir.” Birleşik Devletler, demektedir, “emperyal düzenini utangaçça olmayan bir tarzda benimsemeye hazır olmalıdır”. Washington, “Irak’ta sürekli üsler kurmayı planlamıyorsa… planlamalıdır. Bu durum Amerikan emperyalizmi konusunda tüyleri diken diken edecekse de, bırakın etsin”. ” (“American Imperialism?: No Need to Run from the Label,” USA Today, 6 Mayıs 2003). Benzer bir şekilde, Los Angeles’deki Kaliforniya Üniversitesi’nde bulunan James S. Coleman Uluslararası Kalkınma Çalışmaları [Bölümü] Profesörü Deepak Lal da, şöyle söylemektedir: “Bir Amerikan Barışı’nın birincil görevi Ortadoğu’da yeni bir düzen yaratılmasının yollarını bulmak olmalıdır…. Birçokları, statükonun bu yönde herhangi bir biçimde yeniden düzenlenmesinin, emperyalist bir etkinlik olacağını ve büyük ölçüde de Ortadoğu petrolünü kontrol etme arzusu tarafından motive edileceğini suçlayıcı bir biçimde dile getirmektedirler. Ama, emperyalizm, itiraz edilebilir bir şey olmaktan ziyade, Ortadoğu’daki düzeni yeniden tesis etmek için gereken şeyin ta kendisidir.” (“In Defense of Empires,” der. Andrew Bacevich, The Imperial Tense, 2003 içinde ).

Bu görüşler, neo-muhafazakarlardan kaynaklanmakla birlikte, tamamıyla ana akım ABD dış siyaseti dahilinde yer almaktadır. Aslında, ABD hakim çevreleri içinde, Amerikan İmparatorluğu’nu yaygınlaştırmaya yönelik mevcut girişimlere karşı son derece zayıf bir itiraz mevcuttur. Brookings Institution’da üst düzey uzman olarak görev yapan Ivo Daalder ve James Lindsay açısından da, “gerçek tartışma…. bir imparatorluğa sahip olunup olunmayacağı değil, ne türden bir imparatorluğa sahip olunacağı” tartışmasıdır (New York Times, 10 Mayıs 2003). Harvard Üniversitesi’nin, John F. Kennedy School for Government’da bulunan Carr İnsan Hakları Siyaseti Merkezi’nin yöneticisi Michael Ignatieff, son derece net bir biçimde şöyle belirtmektedir: “Bu yeni emperyalizm… teoride insani ama pratikte emperyaldir; içinde, devletlerin gerçekte değil teoride bağımsızlığa sahip oldukları bir ‘alt egemenlik’ yaratır. Amerikalıların Afganistan’da ya da Balkanlarda bulunmalarının nedeni, her şeyin ötesinde, Birleşik Devletler’in çıkarları açısından hayati önem taşıyan bölgelerdeki emperyal düzeni korumaktır. Orada barbarlık tehdidine karşı düzeni korumak üzere bulunuyorlar.” Birleşik Devletler, “Batı’nın son askeri devleti” ve onun “geriye kalan” son “imparatorluğu” olarak, “tıpkı Roma gibi” “emperyal bir yapılanma ve bir yönetim” oluşturma sorumluluğuna sahiptir… “Şimdi barbarları uyandırdık… Barbarlar cezalarını buldular ve dahası da gelecek” ” (“The Challenges of American Imperial Power,” Naval War College Review, İlkbahar 2003).

Bütün bunlar ABD emperyal gücünün gerçekliklerini yansıtıyor. Başkan George W. Bush, 2002 sonbaharında yayınlanan Birleşik Devletler Ulusal Güvenlik Stratejisi’ne yaptığı giriş konuşmasında, Sovyetler Birliği’nin çöküşünden bu yana artık “ulusal başarı için tek bir sürdürülebilir model” kaldığını ilan etti: Somut olarak ABD kapitalizminin içine iliştirilmiş olan “özgürlük, demokrasi ve serbest girişim” [modeli]. Bu modelin kılavuzluğunu reddeden herhangi bir toplum başarısızlığa yazgılıydı; ve ima edildiği üzere, Birleşik Devletler’e yönelik bir güvenlik tehdidi olarak ilan edilecekti. Bu giriş konuşmasını izleyen belgenin ana gövdesi, Washington’un tüm gezegen üzerinde belirsiz bir gelecek boyunca kurmak istediği stratejik egemenlik hedefinin açık ilanı niteliğini taşıyordu. ABD egemenliğini dolaysız biçimde tehdit eden, gelecekte tehdit etmesi beklenebilecek olan ya da yerkürenin herhangi bir yerinde ABD’nin dost ve müttefiklerine karşı yönelttiği tehlikeler yoluyla dolaylı bir tehlike olarak görülebilecek olan uluslara karşı, “önleyici” (ya da engelleyici) savaş başlatma niyetini beyan ediyordu. Yeni Ulusal Güvenlik Belgesi, hiçbir gücün askeri yetenekleri açısından gelecekteki herhangi bir zamanda Birleşik Devletler’in rakibi haline gelmesine izin verilmemesini garanti altına almak üzere, önleyici eylemde bulunulacağını vurguluyordu. Başkan Bush, 13 Nisan 2003’de, Birleşik Devletler’in, düşmanları olarak kabul ettiği bütün herkese karşı amansız bir savaşı başlatarak “saldırıya geçmesi ve saldırı halinde kalma”sı gerektiğini iddia ediyordu.

Birleşik Devletler, 11 Eylül 2001’den bu yana, Afganistan ve Irak’ta savaşlar başlattı, askeri üs sisteminin küresel ulaşımını genişletti ve askeri harcama düzeyini, dünyanın tüm diğer uluslarının askeriye için harcadıklarıyla yaklaşık olarak aynı noktaya kadar yükseltti. ABD’nin Irak’taki yıldırma savaşını öven gazeteci Greg Easterbrook, New York Times’da (27 Nisan 2003), ABD askeri kuvvetlerinin “dünyanın bugüne kadar gördüğü en güçlü [kuvvetler]… 1940’daki Wehrmacht’dan da, Roma iktidarının zirvesindeki lejyonlardan da daha güçlü [kuvvetler]” olduğunu iddia ediyordu.

ABD solunda yer alan sayısız eleştirmen bu duruma aslında, “Haydutları dışarı atalım” beyanatıyla yanıt verdi. Tez, ABD hükümetinin Bush yönetimi altında yeni bir militarizm ve emperyalizm siyasetini dayatmakta olan bir neo-muhafazakar entrika çetesi tarafından ele geçirilmiş olduğu biçiminde devam etmektedir. Örneğin, Los Angeles’da bulunan Kaliforniya Üniversitesi sosyologlarından Michael Mann, Incoherent Empire’ın (2003) sonunda, George W. Bush’un başkanlığa yükselmesiyle birlikte, “neo-muhafazakar bir tavuk-şahin darbesinin… Beyaz Saray’ı ve Savunma Bakanlığı’nı ele geçirdi”ğini ileri sürmektedir. Mann açısından, nihai çözüm basitçe “militaristleri görevden kovmak”tır.

Burada ileri sürülmüş olan tez ise farklı bir sonuca işaret etmektedir. ABD militarizmi ve emperyalizmi ABD’nin tarihi ile kapitalizmin politik-ekonomik mantığı içinde derin köklere sahiptir. Birleşik Devletler, ABD emperyalizmi destekçilerinin bile şimdi kabul etmeye yanaştıkları bir biçimde, daha başından itibaren bir imparatorluk olmuştur. Boots, “American Imperalism?”’de, şöyle yazmaktadır: “Birleşik Devletler, en azından, Thomas Jefforson’un Louisiana Bölgesi’ni satın aldığı 1803’den bu yana bir imparatorluk oldu. Jefforson’un ‘özgürlük imparatorluğu’ dediği şey, 19. yüzyıl boyunca, kıta çapında yayıldı.” Birleşik Devletler daha sonra 1898 İspanyol-Amerikan Savaşı’nda ve hemen onu izleyen ve “beyaz adam’ın yükünü” sırtlanmaya yönelik bir girişim olarak meşrulaştırılan zalim Filipinler-Amerikan Savaşı’nda, deniz aşırı toprakları fethedip sömürgeleştirdi. Birleşik Devletler ve diğer büyük emperyalist devletler İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra resmi politik imparatorluklarını terk ettiler, ama tehdit ve hiç de az rastlanır bir durum olmayan askeri müdahale gerçekliği ile desteklenen gayrı resmi ekonomik imparatorluklarını korudular. Soğuk Savaş bu yeni sömürgeci gerçekliği örtbas etti ama onu asla tamamen gizlemedi.

İmparatorluğun büyümesi ne Birleşik Devletlere mahsustur, ne de yalnızca belirli devletlerin politikalarından kaynaklanmaktadır. Kapitalizmin tüm tarihinin ve mantığının sistematik sonucudur. Kapitalizm, on beşinci ve on altıncı yüzyıllardaki doğumundan bu yana küresel olarak yayılmacı bir sistem; metropol ile uydu, merkez ile çevre arasında hiyerarşik biçimde bölünmüş bir sistem oldu. Günümüzün emperyalist sisteminin hedefi, geçmişte olduğu gibi bugün de çevre ekonomilerini merkez kapitalist ülkelerin yatırımlarına açmak, böylelikle de hem hammaddelerin düşük fiyatlardan sürekli arzını, hem de dünya sisteminin çevresinden merkezine doğru net ekonomik artık akışını garanti altına almaktır. Ayrıca üçüncü dünya küresel bir yedek işgücü ordusunu oluşturan bir ucuz emek kaynağı olarak ele alınmaktadır. Çevre ekonomileri kendi içsel ihtiyaçlarından çok, Birleşik Devletler ile diğer merkez kapitalist ülkelerin dışsal ihtiyaçlarını karşılamak üzere yapılandırılmıştır. Bu da (az sayıdaki kayda değer istisna ile birlikte) dünyanın daha yoksul bölgelerindeki bitmek bilmez bağımlılık ve borç köleliği koşullarıyla sonuçlanmıştır.

Eğer “yeni militarizm” ile “yeni emperyalizm”, hiç de o kadar yeni olmayan, ama tüm ABD ve dünya kapitalizmi tarihine paralel olan şeylerse, bu durumda yaşamsal soru şudur: ABD emperyalizmi son yıllarda neden birdenbire hem savunucuları, hem de muhalifleri tarafından yeniden keşfedilecek ölçüde çıplak bir hale geldi? Yalnızca birkaç yıl önce, Michael Hardt ve Antonio Negri gibi sol kökenli küreselleşme teorisyenleri, İmparatorluk (2002) isimli kitaplarında, emperyalizm çağının sona ermiş olduğunu, Vietnam Savaşı’nın son emperyalist savaş olduğunu ileri sürüyorlardı. Yine de bugün emperyalizm, ABD iktidar yapısı tarafından 1890’lardan bu yana kadarki herhangi bir andakinden çok daha açıkça benimsenmektedir. Bu kayma, yalnızca Vietnam Savaşı’nın bitiminden bu yana geçen son otuz yılda olup biten tarihsel değişimler incelenerek anlaşılabilir.

Vietnam Savaşı 1975’de nihayet sona erdiği zaman, Birleşik Devletler, Soğuk Savaş ideolojisinin ötesinde, açıkça emperyalist niteliklere sahip olan bir savaşta büyük bir yenilgiye maruz kaldı. Yenilgi, sistemin eski baş belası dünyevi durgunluğun yeniden ortaya çıktığı 1970’lerin başında ABD ve dünya kapitalist ekonomisindeki büyüme hızında meydana gelen ani yavaşlama ile çakıştı. Yurtdışına yapılan külliyetli dolar ihracatı savaşa eşlik etti ve imparatorluğun büyümesi, Başkan Richard Nikson’un 1971 Ağustos ayında, dolar-altın standardını sona erdirerek, doları altından koparma kararı almasında merkezi bir rol oynayan muazzam bir Avrodolar piyasası yarattı. Bu da ABD’nin ekonomik hegemonyasının çöküşünü damgaladı. İran Körfezi ülkeleri, Batı’nın 1973 Yom Kippur Savaşı’nda İsrail’e verdikleri desteğe yanıt olarak petrol ihracatlarını kestikleri zaman, Birleşik Devletler’le diğer önde gelen sınai devletlerini vuran enerji krizi, ABD’nin yabancı petrole olan bağımlılığı nedeniyle sahip olduğu kırılganlığı açığa çıkardı.

Muhafazakarların “Vietnam Sendromu” olarak adlandırdıkları durum ya da Amerikan halkının üçüncü dünya ülkelerindeki ABD askeri müdahalelerini desteklemek konusunda gösterdiği isteksizlik, Birleşik Devletler’in bu dönemde dünya krizine devasa askeri cihazını harekete geçirerek yanıt vermesini engelledi. Sonuç olarak ABD müdahaleleri azaldı ve emperyalist sistemden kopuşlar hızla yayıldı: 1974’de Etiyopya, 1974-75’de Portekiz’in Afrika sömürgeleri (Angola, Mozambik ve Gine Bissu), 1979’da Grenada, 1979’da Nikaragua, 1979’da İran ve 1980’de Zimbabwe.

ABD emperyalizmi tarafından 1970’lerin sonlarında tecrübe edilen en ciddi yenilgi, İran Körfezi ile petrolü üzerindeki ABD askeri egemenliğinin temel direği olan İran Şahı’nı deviren 1979 İran Devrimi oldu. Ortadoğu, enerji krizinin ertesinde, ABD küresel stratejisi açısından öncelikli bir endişe konusu halini aldı. Başkan Jimmy Carter 1980 Ocak ayında, daha sonra Carter Doktrini olarak bilinen doktrini açıkladı: “Herhangi bir dış gücün İran Körfezi’nin denetimini elde etmeye yönelik bir girişimi Amerika Birleşik Devletleri’nin yaşamsal çıkarlarına yönelik bir saldırı olarak görülecek ve böyle bir saldırı, askeri güç de dahil olmak üzere, gereken her türlü araçla püskürtülecektir”. Bu doktrin, Amerika kıtaları üzerindeki ABD egemenliği iddiasını oluşturan ve yarı kürede bulunan öteki ülkelere yönelik ABD askeri müdahalelerini haklılaştırmanın güya “yasal ilkesi” olarak kullanılan Monroe Doktrini ile benzer bir lafza sahipti. Carter Doktrini, aslında, Birleşik Devletler’in, “gereken her türlü araçla” Amerikan imparatorluğu dahiline sokulmak durumunda olan İran Körfezi üzerindeki askeri egemenlik iddiasını dile getiriyordu. Ortadoğu’daki ABD iktidarının bu biçimde teyit edilmesine Afganistan’daki Sovyet birliklerine karşı başlatılan CIA-destekli bir savaş eşlik etti ki, Birleşik Devletler bu savaşta aralarında Usama Bin Ladin’in de bulunduğu kökten dinci İslamcı güçleri Sovyet işgal ordularına karşı kutsal bir savaşta ya da cihatta kendi askeri haline getirdi. Bu savaştan ve onu izleyen Körfez Savaşı’ndan doğan geri tepme, doğrudan doğruya 11 Eylül 2001’deki terörist saldırılara yol açacaktı.

Birleşik Devletler, bir yandan 1970’lerin devrimlerini geriye döndürme arayışı içindeyken, bir yandan da Soğuk Savaş’ın silahlanma yarışını canlandırarak, 1980’lerdeki Reagan dönemi boyunca saldırılarını yaygınlaştırdı. Afganistan’da Sovyetler’e karşı örtülü savaşı ilerletmenin yanı sıra, 1980-88 İran-Irak savaşında destek vermek suretiyle Saddam Hüseyin Irak’ına askeri ve ekonomik yardım sağladı; 1980’lerin başlarında (yalnızca 1983’de deniz piyadesi kışlalarına karşı yapılan yıkıcı bombardımandan sonra geri çekileceği) Lübnan’a başarısız biçimde müdahalede bulunarak, Ortadoğu’daki doğrudan askeri uğraşlarını artırdı ve yerküre boyunca dostane olmayan devletleri ve devrimci hareketleri alt etmek üzere tasarlanmış olan örtülü operasyonları destekledi. Nikaragua’daki Sandinistalara ve Guatemala ile El Salvador’daki devrimci güçlere karşı büyük örtülü savaşların kışkırtıcılığı yapıldı. 1983’de Birleşik Devletler küçük Grenada adasını işgal etti ve Reagan’ın ardılı Başkan George H.W. Bush döneminde de, Orta Amerika’daki denetimi yeniden tesis etme kampanyasının bir parçası olarak, 1989’da Panama’yı işgal etti.

Ama ABD emperyalizmi açısından gerçek iklim değişimini temsil eden şey, Sovyet Bloku’nun 1989’daki çöküşüydü. Andrew Bacevich’in American Empire’da (2002) dile getirdiği gibi, “tıpkı 1898’deki [İspanyol-Amerikan Savaşı’ndaki] zaferin Karayipleri bir Amerikan gölüne çevirmesinde olduğu gibi, 1989’daki [Soğuk Savaş’taki] zafer de tüm bir yerküreyi Birleşik Devletler’in yetki sahası içine dahil etti; bundan böyle Amerikan çıkarları sınır tanımadı” (177). Kısa bir süre sonra, 1991 yazında kendisi de çökecek olan Sovyetler Birliği’nin dünya sahnesinden çekilmesiyle birlikte, birdenbire, Ortadoğu’daki kapsamlı bir ABD askeri müdahalesi olasılığının önü de açılmıştı. Bu da neredeyse hemen bir an sonra, 1991 ilkbaharında başlayan Körfez Savaşı ile birlikte meydana geldi. Birleşik Devletler, Kuveyt’in Irak tarafından vuku bulmakta olan işgalinden haberdar olmasına karşın, bu işgale, gerçekleşene kadar güçlü biçimde itiraz etmedi (bakınız Saddam Hüseyin’in açıklaması ile ABD Büyükelçisi April Glaspie’nin yanıt zabıtları, New York Times International, 23 Eylül 1990). Irak’ın gerçekleştirdiği işgal Birleşik Devletler’e Ortadoğu’daki kapsamlı bir savaşın gerekçesini sundu. Körfez Savaşı’nda 100 ile 200 bin arasında Irak askeri öldürüldü ve en az 15 bin Iraklı sivil, Irak’ın ABD ve Britanya tarafından bombalanması sonucunda öldü (Research Unit for Political Economy, Behind the Invasion of Iraq, 2003). Başkan Bush, savaşın en temel kazanımlarından birisi olduğuna inandığı durum hakkında yorumda bulunurken, 1991 Nisan ayında, “Tanrının yardımıyla, Vietnam Sendromu’nu alt ettik” diye açıkladı.

Buna karşın, Birleşik Devletler o zaman kendi avantajını sürdürmeyi ve Irak’ı işgal ve istila etmeyi tercih etmedi. Bu kararın altında kuşkusuz, Körfez Savaşı koalisyonunun Arap üyeleri tarafından desteklenmeyecek olması olgusunun da aralarında olduğu sayısız neden bulunmakla birlikte, ilk neden Sovyet blokunun çöküşünden kaynaklanan jeopolitik kaymaydı. O dönemde Sovyetler Birliği’nin kendisi sendeleme halindeydi. Sovyetler Birliği’nin ve onun denetimi altında olan jeopolitik alanın geleceği öylesine belirsizdi ki, Washington o dönemde, devam eden bir Irak işgalinin neden olacağı askeri taahhütlerin altından kalkamazdı. Sovyetler Birliği’nin sonu ise yalnızca birkaç ay sonra gelecekti.

Birleşik Devletler 1990’ların geri kalanı boyunca (esas olarak Demokrat Başkan Bill Clinton yönetimi altında) Afrika Boynuzu, Ortadoğu, Karayipler ve Doğu Avrupa’da büyük askeri müdahalelerle uğraşacaktı. Bu durum NATO’ya önderlik eden Birleşik Devletler’in, on bir hafta boyunca bombaladığı ve bu bombardımanın ardından NATO kara birliklerini indirdiği 1999’daki Yugoslavya (Kosova) savaşında zirvesine ulaştı. “Etnik temizliği” sona erdirmek üzere yürütülüyormuş gibi bir izlenim verilen Balkanlardaki savaş, jeopolitik açıdan, ABD emperyal gücünün önceden Sovyet etki alanı dahilinde bulunan bir bölgeye yayılması uğruna verilen bir savaştı.

Demek ki ABD imparatorluğu’nun, çapı açısından artık gezegensel boyutlarda bir imparatorluk olarak kabul edilmesiyle birlikte, Birleşik Devletler’deki iktidar eliti yirminci yüzyılın sonunda zaten, yüzyılın ilk yıllarından beri görülmemiş derecede çıplak bir emperyalizm siyasetine doğru harekete geçmişti. Küreselleşme karşıtı kitlesel hareket, özellikle 1999 Kasım ayında Seatle’da gerçekleşen protestolarla birlikte ortaya çıkarken bile, ABD düzeni, yirmi birinci yüzyılın emperyalizmine, yani ABD’nin dünya egemenliğinin üzerine yaslanırken neo-liberal bir küreselleşmeyi teşvik edecek olan bir emperyalizme doğru enerjik bir biçimde harekete geçmiş durumdaydı. New York Times’ın Pulitzer ödüllü dış politika köşe yazarı Thomas Friedman, “Piyasanın gizli eli, gizli bir yumruk olmaksızın asla işlemeyecektir; McDonald’s, F-15’in üreticisi McDonnell Douglas olmaksızın serpilemez. Ve dünyayı Silikon Vadisi’nin teknolojileri açısından güvenli bir hale getiren gizli yumruk da Birleşik Devletler Ordusu, Hava Kuvvetleri, Deniz Kuvvetleri ve Deniz Piyadeleri olarak adlandırılmaktadır” diye görüş bildiriyordu (New York Times Magazine, 28 Mart 1999). Ancak, “gizli yumruk” yalnızca kısmen gizliydi ve izleyen yıllarda daha da az gizli bir hale gelecekti.

Kuşkusuz, daha açıktan açığa militarist bir emperyalizm sadece adım adım, aşamalı bir biçimde ortaya çıktı. ABD hakim sınıfı ile ulusal güvenlik düzeni, 1990’lı yılların büyük bir bölümünde, Sovyetler Birliği’nin ortadan kaybolmasının Birleşik Devletleri yegane süper güç haline getirmesi karşısında ne yapılması gerektiği konusunda perde arkasından bir tartışma yürüttü. Doğal olarak, Birleşik Devletler tarafından yönetilen küresel imparatorluğun ana ekonomik itici gücünün ne olacağı konusunda asla herhangi bir kuşku bulunmuyordu. 1990’lar neo-liberal küreselleşmenin güç kazanmasına tanık oldu: Sermayenin önündeki engeller dünya ekonomisinin merkezindeki zengin kapitalist ülkelerin gücünü, çevrenin yoksul ülkelerine karşı doğrudan doğruya artıran biçimlerde dünya çapında ortadan kaldırıldı. Kilit nitelikteki gelişmelerden birisi Dünya Ticaret Örgütü’nün, oyunun tekelci kapitalist kurallarını dayatan kurumlar olarak, Dünya Bankası ile Uluslararası Para Fonu’na eşlik edecek biçimde kurulması oldu. Dünyanın büyük bir kısmının bakış açısından bakıldığında, daha sömürücü bir ekonomik emperyalizm çirkin başını kaldırdı. Yine de, neo-liberal küreselleşme, 1997-98 Asya mali krizi ile birlikte ortaya çıkan küresel mali istikrarsızlık belirtilerine rağmen, dünya ekonomisinin merkezinde bulunan güçler tarafından önemli bir başarı sayıldı.

Buna karşın ABD hakim çevreleri, Birleşik Devletler’in nihai avantajını, yani devasa askeri gücünü yeni “tek kutuplu” dünyadaki ABD küresel üstünlüğünü ilerletmenin bir aracı olarak kullanmak suretiyle hangi tarzda ve ne ölçüde zorlaması gerektiğini tartışmaya devam ettiler. Ekonomik krizin maliyetini dünyanın yoksullarına transfer eden neo-liberalizm ekonomik durgunluğa karşı bir yanıt olarak ortaya çıktıysa, ABD’nin çökmekte olan ekonomik hegemonyası bütünüyle farklı bir yanıtı: ABD’nin, dünya sisteminin askeri devi olarak sahip olduğu gücün yeniden teyit edilmesini gerektiriyor gibi görünüyordu.

Sovyetler Birliği’nin çöküşünün hemen ardından, George H. W. Bush yönetimi altındaki Savunma Bakanlığı, ABD ulusal güvenlik politikasını, değişen küresel durumun ışığında yeniden ele değerlendirmeye yönelik bir inisiyatif başlattı. 1992 Mart’ında tamamlanan ve Savunma Planlama Kılavuzu olarak bilinen rapor, o dönem Savunma Bakanlığı politika müşavirliği görevini yapmakta olan Paul Wolfowitz’in gözetimi altında yazıldı. Birleşik Devletler’in baş ulusal-güvenlik amacının “herhangi bir küresel rakibin ortaya çıkışını olanaksız kılmak” olması gerektiğine işaret ediyordu (New York Times, 8 Mart 1992). ABD düzen çevreleri içinde 1990’lar boyunca sürüp giden tartışma Birleşik Devletler’in küresel üstünlük arayışı içinde olup olmayacağından ziyade, daha çoktaraflılıkçı (Richard Haass’ın deyimiyle “şerif ve takımı”) bir yaklaşımı mı yoksa daha tek taraflılıkçı bir yaklaşımı mı benimsemek durumunda olduğu üzerine odaklandı. Aralarında Donald Rumsfeld ve Paul Wolfowitz’in de olduğu, sonradan George W. Bush yönetimine dönüşecek olan hakim aktörlerden bazıları Bush’un Beyaz Saray’ı alacağı beklentisi içinde, o zamanlar başkan yardımcısı adayı olan Dick Cheney’in isteği üzerine, 1992 tarihli Savunma Planlama Kılavuzu’nun tek taraflı ve çıplak saldırgan stratejisini yeniden teyit eden Rebuilding America’s Defenses (Eylül 2000) başlıklı bir dış politika raporunu yayınlanmış olan Yeni Amerikan Yüzyılı Projesi’ni (Project for the New American Century) örgütlediler. Bu yaklaşım, 11 Eylül 2001’den sonra, 2002 tarihli Birleşik Devletler Ulusal Güvenlik Stratejisi’ndeki resmi ABD politikası haline geldi. Irak’ın işgali için çalınan savaş davulları, fiilen yeni bir dünya savaşının ilan edilmesi demek olan yeni bir ulusal güvenlik deklarasyonunun yayınlanmasıyla çakıştı.

Belirtmiş olduğumuz gibi, bu dramatik değişimler eleştirmenler tarafından yaygın bir biçimde ve basitçe, ABD devletinin politik ve askeri kumanda merkezlerinin, 11 Eylül 2001 terörist saldırıları tarafından sağlanan ek olanak sayesinde küresel bir emperyal saldırganlığın ve yeni bir militarizmin önünü açan (ve tartışmalı 2000 seçimleri tarafından iktidara taşınan) neo-muhafazakar bir entrika çetesi tarafından ele geçirilmesine atfedilmektedir. Buna rağmen, Amerikan imparatorluğunun yayılması, ileri sürülmekte olan tezin de gösterdiği gibi, Sovyetler Birliği’nin yıkılışının ertesinde zaten önemli ölçüde gerçekleşmişti ve başlangıcından beri de partiler üstü bir projeydi. Birleşik Devletler Clinton yönetimi döneminde, bir yandan eskiden Sovyetler Birliği’nin bir parçası olan Orta Asya’da ABD askeri üsleri kurma sürecini başlatırken, bir yandan da önceden Doğu Avrupa’daki Sovyet alanının bir parçası olan Balkanlarda bir savaş yürüttü. Irak 1990’ların başlarında Birleşik Devletler tarafından gündelik bir biçimde bombalandı. John Kerry 2004 seçimlerinde Demokrat başkan adayı olarak, Irak’a ve terörizme karşı savaşı bitirmek bir yana, onu daha da büyük bir kararlılıkla ve daha da büyük askeri kaynaklarla sürdüreceği; ve kendisinin de sadece, Birleşik Devletler’in şerif ve takımı pozisyonu karşısında benimsemiş olduğu yalnız kanun koruyuculuğu pozisyonunun derecesi bakımından bir farklılığa sahip olduğu konusunda ısrar ederken, yalnızca, Demokrat’ların imparatorluk konusunda 1990’lar boyunca ve sonrasında benimsemiş oldukları duruşu sürdürüyordu: Hiçbir şey değil yalnızca çıplak emperyalizm.

Kapitalizmin tarihsel materyalist eleştirisinin sunduğu daha uzun vadeli bakış açısından bakıldığında ise, ABD emperyalizmi tarafından Sovyetler Birliği’nin çöküşü sonrasında izlenecek olan yön asla şüpheli değildi. Kapitalizm kendi mantığı gereği küresel olarak yayılmacı bir sistemdir. Ulus ötesi ekonomik özlemleri ile, politik bakımdan belirli ulus devletler içinde köklenmiş biçimde kalması olgusu arasındaki çelişki, sistem açısından aşılamaz bir çelişkidir. Buna karşın bazı tekil devletler tarafından bu çelişkiyi alt etmek üzere gerçekleştirilen talihsiz girişimler de, onun ana mantığının bir parçasıdır. Kapitalist bir devlet, mevcut dünya koşulları içinde, yıkım araçlarının gerçek bir tekeline sahip olduğunda, bu devlet açısından tam-çaplı bir hakimiyet elde etme ve kendisini dünya ekonomisini yöneten fiili küresel devlet haline dönüştürme ayartması direnilemez bir ayartma haline gelir. Marksist felsefeci István Mészáros’un; anlamlı bir şekilde George W. Bush’un başkanlığı öncesinde yazılmış olan, Socialism or Barbarism?’de (Sosyalizmi mi Barbarlık mı?) (2001) gözlemlediği gibi: “Bugün söz konusu olan; bazı rakiplerin bağımsız eylemlerini dezavantajlı bir konuma düşürerek, ama bu rakiplere karşı hala hoşgörülü davranarak, ne kadar büyük olursa olsun gezegenin belirli bir parçasının denetim altına alınması değil, gezegenin bütününün, tek bir hegemonik ekonomik ve askeri süper güç tarafından, elinin altındaki tüm araçlarla, en aşırı otoriter ve gerekiyorsa da en şiddetli askeri araçlarla, denetim altına alınmasıdır.”

Bu yeni küresel düzensizliğin yarattığı önceden görülmemiş nitelikteki tehlikeler dünyanın başını bekleyen çifte felaketin içinde ortaya çıkmaktadır: Nükleer silahlanma ve böylelikle de nükleer savaşın patlaması olasılığının artması ve gezegensel ekolojik yıkım. Bu tehlikeler Bush yönetiminin nükleer silahların geliştirilmesini sınırlandırmayı amaçlayan Nükleer Denemelerin Kapsamlı Yasaklanması Antlaşması’nı imzalamayı reddetmesi ve küresel ısınmayı denetim altına almanın ilk adımı olan Kyoto Protokolü’nü imzalamada gösterdiği başarısızlık tarafından simgelenmektedir. ABD eski (Kennedy ve Johnson yönetimleri sırasındaki) Savunma Bakanı Robert McNamara’nın Foreign Policy dergisinin Mayıs-Haziran 2005 sayısında yer alan “Apocalypse Soon” (“Yakında Kıyamet”) başlıklı yazısında belirtildiği gibi: “Birleşik Devletler, ne yedi yıllık bakanlığım döneminde, ne de ondan bu yana, asla, “ilk kullanan olmama” politikasını desteklemedi. Bu yönde davranmanın kendi çıkarımıza olduğuna inandığımız anda, nükleer ya da nükleer olmayan bir düşmana karşı, tek bir insanın, başkanın kararıyla nükleer silah kullanımını başlatmaya hazırdık ve hala da hazırız.” En büyük konvansiyonel askeri güce ve onu kendi küresel gücünü yaygınlaştırmak için tek taraflı olarak kullanma isteğine sahip olan ulus, aynı zamanda en büyük nükleer güce ve bu gücü, tüm dünyayı uçurumun kenarına götürerek, ne zaman uygun görürse o zaman kullanma hazırlığına da sahip olan ulustur. Küresel ısınmaya yol açan karbon dioksit salınımlarına (dünya toplamının yaklaşık dörtte birini temsil ederek) başka herkesten daha fazla katkıda bulunan ulus, mevcut eğilimin sürmesi halinde uygarlığın kendisinin çöküşü olasılığını artırarak, küresel ısınmanın ve dünyanın büyüyen çevresel sorunlarının çözümünün önündeki en büyük engel haline gelmiştir.

Birleşik Devletler, ekonomik durgunluk, küresel zenginler ile küresel yoksullar arasında artan kutuplaşma, zayıflayan ABD ekonomik hegemonyası, büyüyen nükleer tehditler ve derinleşen ekolojik krizle birlikte yaygınlaşan bir küresel kriz döneminde, yerküre üzerindeki egemen otoriteyi icra etme peşinde. Sonuç uluslararası istikrasızlıktaki tırmanıştır. Dünyada, Avrupa Birliği ve Çin gibi, ABD’nin gücüne nihai olarak bölgesel ve hatta küresel düzeyde kafa tutabilecek olan öteki potansiyel güçler yükseliyor. Venezüella’nın Hugo Chavez yönetimi altındaki Bolivarcı Devrimi’nin simgelediği üçüncü dünya devrimleri, dinmek yerine, yeniden ivme kazanıyor. ABD’nin Ortadoğu ve petrolleri üzerindeki emperyal dizginlerini sıkıştırma girişimi, emperyal aşırı zorlamanın koşullarını yaratarak, kızgın ve durdurulamaz gibi görünen Irak direnişiyle başa çıkmak durumunda kalıyor. Nükleer silahlanma, nükleer cephaneliğini kılıç gibi sallayan ve bu tür silahların denetimi hakkındaki uluslararası anlaşmaları desteklemeyi reddeden Birleşik Devletler sayesinde sürüyor. Kuzey Kore gibi yeni uluslar da, “nükleer kulübe” dahil oluyorlar ya da yakında dahil olmaları beklenebilir. Üçüncü dünyadaki emperyalist savaşların terörist geri tepmeleri şimdi New York, Londra ya da başka yerlerdeki yeni terörist saldırılarla ilgili daha da büyük korkular yaratan, oldukça kabul gören bir gerçeklik halini aldı. Küresel kapitalist ekonominin ABD’nin gezegen çapındaki egemenlik güdüsüne paralel biçimde gerçekleşen birleşik ve eşitsiz gelişmesinden kaynaklanan böylesine devasa ve birbirleriyle çakışan tarihsel çelişkiler, potansiyel olarak emperyalizmin tarihindeki en tehlikeli dönemin ilk işaretlerini haber vermektedir.

ABD ve dünya kapitalizminin şimdi seyretmekte oldukları yol küresel barbarlığa ya da daha da kötüsüne işaret etmektedir. Yine de insanlık tarihinin gelişiminde hiçbir şeyin kaçınılmaz olmadığını hatırlamak önem taşımaktadır. Hala alternatif bir yol var; bu yol insanca, eşitlikçi, demokratik ve sürdürülebilir bir toplum uğruna verilecek küresel mücadelenin yoludur. Böyle bir topluma verilen klasik isim “sosyalizm”dir. Kapsamlı insani eşitliğin dünyası uğruna verilecek olan yenilenmiş bir mücadele, sistemin en zayıf bağlantısını ve aynı zamanda da dünyanın en yakıcı ihtiyaçlarını hedef alarak; yeni çıplak emperyalizme karşı küresel bir direniş hareketi örgütleyerek işe başlamalıdır.

Türkçe Monthly Review

Bu yazı, John Bellamy Foster’ın 2006 Şubat ayında yayınlanan Naked Imperialism: The U. S. Pursuit of Global Dominance (Çıplak Emperyalizm: ABD’nin Küresel Hakimiyet Arayışı) isimli kitabının giriş bölümüdür. Bu makalenin farklı bir versiyonu, 2005 yılında Türkçe’de basılan ve yazarın emperyalizm konulu makalelerinden oluşan Emperyalizmin Yeniden Keşfi isimli kitabın giriş bölümü olarak da yayınlanmıştır.

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Please log in using one of these methods to post your comment:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: