İmparatorluğun Yeni Jeopolitiği

John Bellamy Foster

Günümüzün emperyal ideolojisi, Birleşik Devletler’in tepenin üzerindeki yeni şehir; küreye egemen olan bir imparatorluğun başkenti olduğunu iddia ediyor. Yine de bize, bir yandan da, ABD küresel imparatorluğunun, bir sermaye imparatorluğu olmadığı söyleniyor; onun, Marksistler ya da diğerleri tarafından klasik olarak tanımlandığı biçimiyle ekonomik emperyalizmle ilgisi bile yoktur. Bu durumda şu soru ortaya çıkmaktadır: Bu yeni emperyal çağ, kendisini savunanlar tarafından nasıl algılanmaktadır?

İnanıyorum ki bu sorunun yanıtı, jeopolitiğin, emperyal bir felsefe olarak yaşadığı dramatik dirilişte bulunabilir. Michael Klare’in bu sayfalarda “Yeni Jeopolitik” olarak adlandırmış olduğu durum, “emperyalizmin ekonomik ana kökenlerine” yönelik tüm dolaysız imaları savuştururken, ABD’nin Soğuk Savaş sonrasındaki emperyal amaçlarını bütünleştirmenin pragmatik bir aracı haline dönüşmüş bulunuyor.1

Franz Neumann’ın, Üçüncü Reich’a yönelik 1942 tarihli klasik eleştirisinde, Behemoth’da işaret ettiği gibi, “jeopolitik emperyalist yayılma ideolojisinin ta kendisidir.”2 Daha kesinlikle söylemek gerekirse, jeopolitik, imparatorluğu örgütlemenin ve ilerletmenin özgün bir yolunu temsil eder; bu, modern emperyalizmle birlikte ortaya çıkan, ama günümüzde bir kez daha yankılanmakta olan kendine mahsus bir tarihi de olan bir yoldur.

Jeopolitik, iktisatla teknoloji tarafından dönüştürüldüğü biçimiyle, toprak alanı, nüfus, stratejik konum ve doğal kaynak donanımları da dahil olmak üzere coğrafi faktörlerin, devletler arasındaki ilişkileri ve dünya egemenliği uğruna verilen mücadeleyi nasıl etkiledikleriyle ilgilidir. Klasik jeopolitik, emperyalistler arası rekabetin bir ifadesiydi ve İspanyol-Amerikan Savaşı ile Boer Savaşı dönemi civarlarında ortaya çıktı. Jeopolitik, Theodore Roosevelt’in “Rough-Rider” siyasetinin [yaban atı terbiyecisi siyaseti-a] olduğu kadar, Alfred Thayer Mahan’ın Influence of Sea Power upon History (1890), Frederick Jackson Turner’ın “The Frontier in American History” (1893) ve Brooks Adams’ın The New Empire (1902) kitaplarında da ifade edilen ABD deniz aşırı yayılmasının çekirdek ideolojisi oldu. “Jeopolitik” teriminin kendisi 1899’da İsveçli politik bilimci Rudolf Kjellén tarafından icat edildi ve daha sonra da hızla sistematik bir çalışma alanı haline dönüştü. Versay Anlaşması’ndan İkinci Dünya Savaşı’na kadar geçen kilit süre içinde öne çıkan üç jeopolitik teorisyeni, Britanya’daki Halford Mackinder, Almanya’daki Karl Haushofer ve Birleşik Devletler’deki Nicholas John Spykman oldular.

Klasik Jeopolitik

Mackinder bir coğrafyacı, iktisatçı ve politikacıydı. 1903 ve 1908 arasında London School of Economics Müdürlüğü ve 1910 ile 1922 arasında da Glasgow’dan Parlamento temsilciliği yaptı. Jeopolitik hakkındaki fikirlerini, 1904 tarihli “The Geographical Pivot of History” başlıklı makalesinde geliştirmeye başladı.4 Mackinder, Afrika ve Asya’daki sömürgelerin Avrupa toplumu açısından bir emniyet kemeri oluşturduğunu ve dünyanın kapılarının Avrupa’nın emperyalist yayılmasına kapanmasının da, Avrupa toplumları içindeki denetlenemez sınıf güçlerinin zincirlerinden boşanmasına neden olacağını ileri süren, güçlü bir Britanya emperyalizmi savunucusuydu. Yaptığı analizi açısından merkezi olan öğeyse, dünyanın sınırlarının emperyalistler arasındaki rekabetin tırmanmasına neden olacak biçimde kapanmış olduğunun kabul edilmesiydi.

Mackinder, Democratic Ideals and Reality (Demokratik İdealler ve Gerçeklik) (1919) isimli kitabında, “tarihin büyük savaşları” diye yazıyordu, “doğrudan ya da dolaylı bir biçimde, ulusların eşitsiz gelişiminin ürünüdür.” Jeopolitik gerçeklik, “kendisini imparatorlukların büyümesine ve sonunda da tek bir Dünya-İmparatorluğu’na doğru götürecek olan” bir gerçeklikti.5 Mackinder’in teorik katkılarını harekete geçiren öncelikli kaygı, Britanya’nın ekonomik hegemonyasının çöküşüydü ki, bu da kendisini sonunda, Britanya sermayesinin korumacılığın ve askeri gücün desteğine ihtiyacı olduğu sonucuna götürecekti. Britanya’nın, “Almanya’dan hiç de daha hafif olmayan bir ‘pazar-açlığı’ çeker hale geldiğini” iddia ediyordu. “Çünkü kendi özel ölçüleri içinde dünya pazarından daha küçük olan hiçbir şey, onun için yeterli değildi… Serbest-ticaretçi, barış-perver Lancashire, İmparorluğun gücü tarafından desteklenmektedir…. Hem laissez-faire [bırakınız-yapsınlarcı] tipteki Serbest Ticaret, hem de yağmacı tipteki Korunma, İmparatorluk politikalarıdır ve her ikisi de Savaşı garanti eder,”6

Mackinder en çok “Kalpgah” (Heartland-Stratejik Merkez Bölgesi) doktrini ile tanınır. Jeopolitik strateji, Kalpgah’ın; ya da Doğu Avrupa ile Sibirya üzerinden Rusya ve Orta Asya’yı kucaklayan kıta aşırı devasa Avrasya toprak kitlesinin denetim altına alınması nihai hamlesine dairdi. Kalpgah, Asya ve Afrika’nın geri kalanıyla birlikte, Dünya Adası’nı oluşturuyordu. Kalpgah’ın kendisi denize erişemezliği ile tanımlanıyor, bu da onu, “yerküre üzerindeki en büyük doğal kale” haline getiriyordu.7 Mackinder’a göre, deniz kuvvetlerinin hakimiyeti altındaki Kolombus Çağı, yerini, kara kuvvetlerinin belirleyici hale geleceği yeni bir Avrasya çağına bırakmak üzere sona eriyordu. Kara ulaşımının ve iletişimin gelişmesi, kara kuvvetlerinin nihayet deniz kuvvetlerine rakip çıkması anlamına geliyordu. Bu yeni Avrasya Çağı’nda Kalpgah’a hakim olan, eğer aynı zamanda modern bir donanma ile de teçhizatlanmışsa, denizcilik dünyasını; yani Britanya ve ABD imparatorlukları tarafından kontrol edilen dünyayı da arkadan çevreleyebilecekti.

Mackinder, Democratic Ideals and Reality adlı kitabında, Doğu Avrupa’yı Kalpgah’ın stratejik bir eklentisi; Avrasya denetiminin kilit öğesi olarak nitelendirmişti. Bu da sık sık alıntı yapılan ünlü tekerlemesini ortaya çıkardı:

Doğu Avrupa’ya hükmeden Kalpgah’a egemen olur:

Kalpgah’a hükmeden Dünya-Adası’na egemen olur:

Dünya-Adası’na hükmeden Dünya’ya hakim olur.8

Mackinder Britanya İmparatorluğu açısından en acil dış politika hedefinin, Almanya ile Rusya arasında herhangi türden bir ittifakın ya da blokun oluşmasını engellemek ve bunlardan herhangi birisinin Doğu Avrupa’ya hükmetmesini önlemek olduğu konusunda ısrarcıydı. Yani bu iki büyük gücün arasında güçlü tampon devletler kurulmalıydı.

1919’da Britanya hükümeti Mackinder’ı, Rus İç Savaşı’nda General Denikin ile Beyaz Ordu’ya yönelik Britanya desteğinin örgütlenmesine yardımcı olması için, güney Rusya yüksek komiserliğine atadı. Mackinder, Kızıl Ordu’nun Denikin’i yenilgiye uğratmasının ardından Londra’ya geri döndü ve Britanya hükümetine, Alman sanayileşmesinin Britanya’nın kalbine salmış olduğu bütün haklı korkulara karşın, Almanya’nın ekonomik ve askeri açılardan çöküşüne izin verilmemesi gerektiğini, çünkü Almanya’nın Doğu Avrupa’nın Bolşevik denetimi karşısındaki ana istihkamını oluşturduğunu rapor etti. Mackinder imparatorluk yararına gösterdiği çabalardan ötürü şövalyelikle ödüllendirilecekti.9

Mackinder’ın yaptığı jeopolitik analiz, Alman savaş planlaması üzerinde, Britanya savaş planlaması üzerindeki etkisinden bile daha fazla etkide bulundu. Alman Geopolitik okulunun kurucusu, en önemli çalışmaları 1890’larda ortaya çıkmış olan Friedrich Ratzel’di. Ratzel, Darwinci varolma mücadelesini organik bir devlet teorisi aracılığıyla jeopolitik alan mücadelesi ile bağlantılandırmaya çalıştı. Devletler statik değillerdi doğal bir biçimde büyürlerdi, sınırlarsa sadece dökülmesi gereken deriydi. “Lebensraum” (ya da yaşam sahası) terimini Alman siyaseti açısından bir amir hüküm olarak ilk kez devreye sokan da Ratzel oldu. “Bu küçük gezegende” diye yazıyordu, “yalnızca tek bir büyük devlete yetecek kadar yer var.”10

Ancak, en önemli Alman jeopolitik düşünürü, hem Ratzel’i hem de Mackinder’i sahiplenen Karl Haushofer oldu. Haushofer, Almanya’nın yaşam sahasını genişletmesi gerektiği, bu gerekliliğin de Alman halkı ile ona ev sahipliği yapmak için gerekli olan doğal coğrafi alan arasındaki orantısızlık tarafından kanıtlandığı konusunda ısrarcıydı. Manifest Destiny [Tarihsel Kader-b] ideolojisiyle birlikte Birleşik Devletleri, kendi bölgesi dahilinde jeopolitiği en başarılı biçimde kullanmış olan ülke olarak görüyordu. Birleşik Devletler’in, Amerika kıtalarında hegemonya sahibi olmasını ve (Birleşik Devletler’in Batı Yarıkürede “uluslararası polis gücü” olma iddiasını ileri sürmesini sağlayan 1904 Roosevelt Gerekçesi [c] uyarınca) herhangi bir yabancı gücün rekabetine maruz kalmamasını garanti altına alan Monroe Doktrini’ni, jeopolitiğin en önemli pratik uygulaması olarak görüyor ve buna paralel bir Alman Monroe Doktrini ihtiyacına işaret ediyordu. Haushofer ve izleyicileri Pan-Amerikancılığı, Birleşik Devletler’in kendisi aracılığıyla kendi bölgesel hegemonyasını icra ettiği bir jeopolitik gruplaşma olarak ele aldılar. Diğer büyük güçlerin çevresinde de, özellikle Almanya’nın hükmettiği bir Pan-Germanizm ya da bir Pan-Avrupacılık’la birlikte buna benzer bölgesel hegemonyaların kurulması gerektiğini ileri sürdüler.11

Haushofer açısından Britanya emperyalizmi, Alman gücüne yönelik en büyük tehditti. Kitaplarından birisinde, Britanya Adalarında oturan ve vantuzları yerkürenin her bir parçasına kadar uzanan dev bir ahtapotu resmeden bir dünya haritası da vardı. Almanya’nın, Britanya ve Amerikan denizcilik dünyasına karşı güç kazanmasının, Rusya ve Japonya ile birlikte, Almanya’nın üstün ortağı olacağı büyük bir Avrasya kıtalararası güç blokunun yaratılmasına bağlı olduğunu ileri sürüyordu. Japonya ile yapılan ittifak, Pasifik’deki Britanya ve Amerikan deniz kuvvetinin karşısına çıkartılacaktı. 1939’da Nazi-Sovyet paktının imzalanmasıyla birlikte: “Artık nihayet, Eksen güçlerin ve Uzak Doğu’nun sağladığı işbirliği, Alman ruhunun önünde belirgin biçimde uzanıyor. Nihayet, Batı demokrasilerinin Anaconda siyaseti [kısıtlayıcı kuşatması] karşısında hayatta kalabilme umudu mevcut” diye yazacaktı. Haushofer, ağırlıklı biçimde jeopolitiğe yaslanmasına karşın, fikirlerini Nazi “üstün ırklar” doktrini ile de birleştirecekti.12

Haushofer, Birinci Dünya Savaşı’nda Rudolf Hess’in yaverliğinde, tugay komutanı olarak hizmet verdi. Ordudan tümgeneral rütbesiyle emekli oldu ve 1919’da, Hess’in de öğrencisi ve müridi olarak kendisine katıldığı Münih Üniversitesi’nde öğretim görevlisi olarak göreve başladı. Haushofer, Hess aracılığıyla Hitler’le doğrudan temas kurdu ve ona danışman olarak hizmet etti. 1923’deki Nazi Şehir Birahanesi Darbesi’nin yenilgisi ertesinde Hitler ve daha sonra da Hess, Lansberg Kalesi’ne hapsedildiler. Haushofer, Hess’in akıl hocası olarak, o sırada Hess’e Mein Kampf’ı (Kavgam) dikte ettirmekte olan Hitler’i burada sık sık ziyaret edecekti. Haushofer’in fikirleri, lebensraum-yaşam sahasına yönelik akıl yürütmeleri ile birlikte, böylece Hitler tarafından benimsendi ve Kavgam’la bütünleştirildi. 1933’deki Nazi iktidarı sonrasında Haushofer için Geopolitik Enstitüsü’nü yönettiği Münih Üniversitesi’nde bir savunma coğrafyası profesörlüğü ihsas edildi. Bunu izleyen yıl Hitler kendisini Alman Akademisi’nin başkanlığına atadı. 1941’de Hess’in Britanya’ya kaçışı sonrasında Haushofer’in Hitler üzerindeki etkisi de azaldı. Oğlu, (kendisi de önde gelen bir Nazi jeopolitik analizcisi olan) Albrecht, 1944’de Hitler’e yönelik suikast girişimine karışmaktan dolayı SS tarafından infaz edildi. Haushofer 1946’da Müttefikler tarafından sorgulanmasından sonra intihar etti.13

Nicholas John Spykman Hollandalı-Amerikalı bir politik bilimci, sosyolog ve gazeteciydi. Spykman iki büyük jeopolitik çalışma kaleme aldı: Bunlar, ABD’nin İkinci Dünya Savaşı’na girmesinden hemen önce tamamlanmış olan, America’s Strategy in World Politics (Dünya Politikasında Amerika’nın Stratejisi) (1942) ve ölümünden sonra yayınlanmış olan çalışması, The Geography of the Peace (Barışın Coğrafyası) (1944) isimli çalışmalarıydı. Spykman, Birleşik Devletler’in Avrupa, Ortadoğu ve Doğu Asya-Pasifik Kenarı bölgesinin denize kıyısı olan kenar ülkelerini kontrol ederek Avrasya Kalpgahı’nın gücünü sınırlandırabileceğini ileri sürerek, Mackinder’in Kalpgah doktrininin karşısına bir “kenar kuşak” (“rimland”) tezi çıkardı. Spykman, Birleşik Devletler’in Avrasya’yı kuşatan Kuzey Atlantik ve Pasifik-aşırı deniz ve hava üsleri kurması gerektiğinde ısrarcıydı. Spykman, Mackinder’e karşı şöyle yazıyordu: “Eğer Eski Dünya’nın güç siyasetine yönelik bir slogan olacaksa, bu slogan, ‘kenar kuşağını denetleyen Avrasya’ya hükmeder; Avrasya’ya hükmeden dünyanın kaderini kontrol eder’ olmalıdır.”14

Spykman, America’s Strategy in World Politics isimli kitabında, ABD’nin güttüğü siyasetin, “kendisinin [hegemonun] ulaşım alanı dahilindeki her şeye hükmetmesine izin veren bir güç konumu” olarak tanımladığı “hegemonyayı engellemeye yönelen” bir siyaset olmasının zorunlu olduğu konusunda ısrar edecekti. Ancak pratikte bunun anlamı ABD-Britanya hakimiyetinin teşvik edilmesi demekti.15 Sypkman, 1942 yılında Britanya İmparatorluğu’nun zayıflaması ve ABD İmparatorluğu’nun büyümesi sayesinde, yerküre üzerinde bir “Amerikan-Britanya hegemonyasının” ufukta göründüğüne emindi; yeter ki, dünya hegemonyasına yönelik Alman-Japon girişimi yenilgiye uğratılabilsin. Spykman Sovyetler Birliği’nin o dönemde Birleşik Devletler ile Britanya’nın müttefiki olmasına karşın, The Geography of the Peace’de yine de temel hedefin, Sovyetler Birliği’nin “Avrupa kenar kuşağı üzerinde bir hegemonya kurma[ma]sı”nın garanti altına alınması olması gerektiğini ileri sürüyordu. Sovyetler Birliği’nin “kendisi kadar büyük olan gücü,” diyordu, varlığı ile Birleşik Devletler’e küresel üstünlük sağlayacak olan, ABD hegemonyası altında “birleşmiş bir kenar kuşağı karşısında, kendi güvenliğini korumakta yetersiz kalacaktır.”16

Sypkman’ın görüşleri ABD siyaset çevreleri tarafından yaygın biçimde okundu, ama Birleşik Devletler’de 1942’den başlayarak kavramın kendisi olmasa bile, “jeopolitik” terimi, ABD medyasında Alman jeopolitik düşüncesi ve Haushofer’in Hitler üzerindeki etkisi hakkında çalan alarm zillerine bağlı olarak giderek yasak bölge haline geldi. Terimin kamu söylemine yeniden giriş yapabilmesi için çeyrek yüzyıl ya da daha fazlası gerekecekti. Sypkman’ın kenar kuşak kavramı çoğunlukla, George Kennan’ın “çevreleme” nosyonunun entelektüel arkaplanın kurucusu olarak görülmekle birlikte, Spykman’ın görüşlerine bu bağlamda yapılan açık referanslar, tam da varolmamalarıyla dikkat çekiyorlardı.

Amerikan Barışı’nın Jeopolitiği

1939’da Dışişleri Bakanlığı planlamacıları, Dış İlişkiler Konseyi ile bağlantı içinde olağanüstü gizlilik koşulları altında yürütülen yüksek düzeyli bir Savaş ve Barış Çalışmaları (War and Peace Studies-WPS) programı başlattılar. Rockefeller Vakfı birinci operasyon yılı fonları için kullanılmak üzere 44,500 ABD doları sağladı. WPS, “Büyük Alan” (Grand Area) olarak adlandırdığı, başlangıçta Britanya ve ABD imparatorluklarından oluşan bir jeopolitik bölge öngörüyordu. Noam Chomsky, Büyük Alan’ın “arkasında yatan Jeopolitik analiz, dünyanın hangi alanlarının ‘açık’; yatırımlara açık, karların anayurda geri dönüşüne açık hale getirilmesi gerektiğini incelemeye girişti. Açık, yani, Birleşik Devletler tarafından hükmedilmeye açık”17 diye durumu açıklamaktadır.

Yeni Büyük Alan, böylelikle Latin Amerika’daki ABD egemenliğinden sonra modelleştirilen ve Birleşik Devletler’in ekonomik, politik ve askeri hegemonyası altında gerçekleşen serbest sermaye akışını içeren bir gayrı resmi imparatorluğu oluşturacaktı. O dönemde Almanya Avrupa’yı istila etmiş olduğu için, Büyük Alan ilk anda ABD emperyal bölgesi, Britanya İmparatorluğu ve (Pasifik’de ABD’nin Japonya’yı yenilgiye uğratması varsayımıyla) Uzak Doğu ile sınırlandırılmış bir biçimde kavrandı. Savaşın sona ermesiyle beraberse, Batı Avrupa’nın tümünü kucaklayacak biçimde genişletildi. Önde gelen ABD politik coğrafyacılarından ve Dış İlişkiler Komisyonu’nun kilit isimlerinden birisi olan Isaiah Bowman (basında kendisinden bazen “Amerikan Haushofer’ı olarak da bahsedilir), 1942 yılında şöyle yazacaktı: “Zaferimizin ölçüsü zaferden sonraki hakimiyetimizin ölçüsü olacaktır.”18

1943’de Mankinder, Dış İlişkiler Konseyi’nin Foreign Affairs isimli gazetesinde, “mevcut hedefimiz açısından, SSCB topraklarının Kalpgah’a eşdeğer olduğunu söylemek yeterli açıklıktadır” diyen, “The Round World and the Winning of the Peace” başlıklı bir makale yayınladı.19 İlk kez, Kalpgah’ın tam anlamıyla garnizonlaşmış ve tehlikeli olduğunu ileri sürüyordu. Birleşik Devletler açısından bu durumda amaç Sovyet Kalpgah gücüne karşı koymaktı. Colin Gray’in Geopolitics of the Nuclear Era (Nükleer Çağın Jeopolitiği) (1977) isimli eserinde gözlediği üzere, Soğuk Savaş, jeopolitik terimlerle gözden geçirildiğinde, Birleşik Devletler’in adalı imperiumu ile Sovyetler Birliği’nin ‘Kalpgah’ imperiumu arasında…. Avrasya-Afrika ‘Kenar Kuşağı’nın’ denetimi/denetimden çıkartılması uğruna sürüp giden” bir rekabetti.20

1940’ların sonundan 1970’lere kadar Jeopolitiğe yapılan açık referanslar nadir olmakla birlikte, bunun bir istisnası, James Burnham’in çalışmasında bulunabilir. Önceden ünlü bir solcu olan Burnham, Soğuk Savaş çağında bir anti-komünizm jeopolitiğinin geliştirilmesinde önemli bir rol oynadı. The Struggle for the World (Dünya Uğruna Mücadele) (1947) isimli, savaş sonrası anti-komünist bombası, orjinal olarak 1944’de, (CIA’nin müjdecisi olan) Stratejik Hizmetler Bürosu için gizli bir çalışma olarak tasarlanmış ve çalışmanın Yalta Konferansı’na gönderilen ABD delegasyonu tarafından kullanılması planlanmıştı. Burnham “eğer herhangi bir güç [Avrasya] Kalpgah’ı ile onun dış bariyerlerini örgütlemekte başarılı olursa, bu gücün dünyayı kontrol etmesinin de kesinleşeceği, jeopolitiğin bir aksiyomudur” diye ısrar ediyordu. Burnham, Mackinder’i izleyerek, Sovyetler Birliği’nin geniş, politik açıdan örgütlü bir nüfusla birlikte ilk büyük Kalpgah gücü olarak ortaya çıkmış olduğunu, bunun Dünya Adası’na ve böylelikle de tüm dünyaya yönelik bir tehdit olduğunu ileri sürüyordu. “Avrasya, coğrafi bakımdan, stratejik bakımdan onu bunaltarak, Amerika’yı çevreler.” Birleşik Devletler bir imparatorluk olmasına karşın, yine de kendisini böyle adlandırmayı reddetmekteydi; bu durumda da bir dizi üstü kapalı deyim bulunması gerekmekteydi. “Sözler her ne olursa olsun, gerçekliğin bilinmesi de iyi bir şeydir. Gerçeklik, komünist Dünya İmparatorluğu karşısındaki tek seçeneğin, resmi sınırları bakımından kelimenin gerçek anlamıyla dünya-çapında olmasa bile, belirleyici nitelikteki bir dünya denetimini icra etme yeteneğinde olan bir Amerikan İmparatorluğu olduğudur.” Henry Luce, Time dergisinde The Struggle for the World’u aktif biçimde destekledi ve Başkan Truman’ın politik yaveri Charles Ross’u, Truman’ın bunu okumasını sağlamaya zorladı. Ronald Reagan ise 1983’de Burnham’a Başkanlık Özgürlük Madalyası’nı takdim ederken, onun “Amerika’nın kendisini ve dünyayı görme biçimini derinden etkilemiş olduğunu” ilan edecekti.21

Jeopolitik, ABD dış siyasetinin açık, hatta resmi doktrini olarak dirilişini ise 1970’lerde Henry Kissinger’ın Dışişleri Bakanlığı üzerindeki etkisine borçluydu. Vietnam bataklığı ve ABD’nin gücünü, derinleşen emperyal kriz bağlamında restore etme ihtiyacı ile karşı karşıya kalan Kissinger ve Başkan Nikson, jeopolitik kavramına uzandılar. Hem Çin ile olan Soğuk Savaş ilişkilerinin buzlarının Çin-Sovyet bölünmesi ertesinde erimesi, hem de Sovyetler Birliği ile detantın başlatılması “jeopolitik gereklilikler” olarak sunuldu. Kissinger’in jeopolitiğe yaptığı atıflar, The White House Years (Beyaz Saray Yılları) isimli 1979 anıları üzerinde belirgin biçimde hakimdir.22

1970’ler, Vietnam yenilgisinin yanı sıra, ekonomik durgunluk ve ABD ekonomik hegemonyasındaki zayıflamaya tanık oldu. 1971’le birlikte, ABD imparatorluğu yurtdışında öylesine devasa bir dolar bolluğu yaratmıştı ki, Nikson, doların hegemonik para birimi olarak sahip olduğu konumu zayıflatarak, doları altından ayırmaya zorlandı. 1973 Yom Kippur Savaşı’na yanıt olarak patlak veren Arap petrol boykotunun eşlik ettiği enerji krizi ve OPEC petrol kartelinin yükselişi, ABD otomobil-petrol kompleksinin İran Körfezi petrolüne artan bağımlılığını gösterdi. 1974-75’deki daralma, ABD ekonomisinde, küçük kesintilerle birlikte otuz yıl boyunca sürecek olan uzun yavaşlamayı başlattı.

Tüm ABD imparatorluğunun 1970’lerde başlayan krizi ve savaş cihazının, muhafazakarların “Vietnam Sendromu” (ABD halkının çevre ülkelerdeki askeri müdahaleleri desteklemekte gösterdiği isteksizlik) olarak adlandırdığı duruma bağlı olarak etkin biçimde hareketsizleşmesi ile birlikte, üçüncü dünya genelindeki ülkeler sistemden kopuşa yöneldiler. Bu dönemde esas dikkat, Washington’un karşı devrim girişimleri ile ABD imparatorluğunun “arka bahçesi” durumunda olan Orta Amerika ve Karayipler’deki devrimci hareketler konusuna yöneltildi. Ama ABD imparatorluğu tarafından Vietnam Savaşı ertesinde tecrübe edilen en büyük yenilgi, o ana kadar İran Körfezi’ndeki ABD stratejisinin kilit öğesi olan İran Şahı’nı deviren 1979 İran Devrimi oldu. Sovyetlerin Afganistan işgali (ki karşısında CIA hemen, -Usama Bin Ladin dahil- kökten dinci İslamcı güçleri modern bir cihat için istihdam ederek tarihin en büyük örtülü savaşını başlattı); yalnızca, ABD ulusal güvenlik çevreleri arasında Ortadoğu ve petrolleri üzerindeki denetimin tehdit altında olduğu görüşünü güçlendirmeye hizmet edecekti.

Bu durumda 1980’lerde ve 90’larda toplam ABD hegemonyasını, özellikle de Birleşik Devletler’in İran Körfezi’ndeki konumunu pekiştirmeye yönelik kitlesel bir atak başlatılacaktı. Bunun sinyalini veren olay, Başkan Carter tarafından 1980 Ocak ayındaki State of the Union (d) konuşması için yayınlanan Carter Doktrini’ydi ki, Carter burada, “Herhangi bir dış gücün İran Körfezi’nin denetimini elde etmeye yönelik bir girişimi Amerika Birleşik Devletleri’nin yaşamsal çıkarlarına yönelik bir saldırı olarak görülecek ve böyle bir saldırı askeri güç de dahil olmak üzere, gereken her türlü araçla püskültülecektir” açıklamasında bulunuyordu. Monroe Doktrini’nin ardından modelleştirilen Carter Doktrini, dolaysız ABD askeri hegemonya şemsiyesinin İran Körfezi üzerine doğru yayılması anlamına geliyordu.

Bütün bunlar ABD çokuluslu şirketlerinin jeopolitik emirlerinin yerine getirilmesini de hedefliyordu. 28 Ocak 1980 tarihli Business Week’e göre Birleşik Devletlerin, ABD’nin gücüne dünya çapında kafa tutmakta olan güçlere yanıt olarak bir “mineral jeopolitiği” geliştirmesi yaşamsaldı: “1980’lerde, sömürgecilik-sonrası rejimler arasındaki ‘yeni uluslararası ekonomik düzen’ talepleri ve çokuluslu hammadde şirketlerine karşı bu durumdan kaynaklanan bir uzlaşmazlık tarafından kuşatılmış durumda olan” Birleşik Devletler, stratejik maddelerin ve “dünya petrol ve hammadde rotalarının” kaybı karşısında artan biçimde “kırılgan” hale gelmekteydi. Business Week emindi ki, bu durum “Washington’u idealist dış siyaset hedefleri ile jeopolitiğin canlanışı arasında acılı bir uzlaşmaya varmaya zorlayacaktır.”23

1983’de, Reagan yönetimi bu tür taleplere ABD Merkez Komutanlığı’nı (Centcom) kurarak yanıt verdi. Centcom ABD’nin küre çevresindeki savaşçı güçlerini yöneten beş adet bölgesel “birleşik komutanlık”tan bir tanesidir. Yetki alanı (İran Körfezi dahil) güney-orta Asya ve Afrika Burnu’ndaki yirmi beş ulusu kapsar. Başlıca sorumluluğu başından itibaren petrol akışını korumak olmuştur. Varolduğu yirmi yıl içinde, Klare belirtmektedir ki, “Centcom güçleri dört büyük çatışmada dövüştüler: 1980-88 İran-Irak Savaşı, 1991 İran Körfezi Savaşı, 2001 Afganistan Savaşı ve 2003[—] Irak Savaşı.”24

Yeni Jeopolitik

Ancak ABD imparatorluğu açısından havayı değiştiren Berlin Duvarı’nın 1989’daki çöküşü oldu. ABD’nin, Irak’ın Kuveyt’i işgalini izleyen 1991 Körfez Savaşı sırasındaki Irak saldırısı, Ortadoğu’daki güçler dengesinin, Sovyet gücünün zayıflamasının ardından erozyona uğraması sayesinde mümkün olmuştu. Aynı zamanda, Sovyetler’in eriyişi ve olası çöküşünün emareleri de Birleşik Devletlerin Körfez Savaşı sırasında Irak’ı işgal ve istila etmekten imtina etmesinin başta gelen nedenlerinden birisini oluşturdu. Sovyet Bloku’nun çöküşüne eşlik eden jeopolitik belirsizlikler öylesine büyüktü ki, Washington çok sayıda birliğini Ortadoğu’ya mecbur etmeyi göze alamazdı. Irak’a yönelik bir işgal ve istilanın Sovyetler’in ABD emperyalizmi konusundaki kaygılarını canlandırmaya hizmet etmesini ve böylelikle de bu ülkede o dönemde gerçekleşmekte olan kitlesel değişimleri ertelemesi ya da tersine çevirmesi olasılığını da tehlikeye atamazdı. Sovyetler Birliği’nin çöküşü bundan sadece aylar sonra, 1991 yaz aylarında gerçekleşecekti.

Bunu izleyen “yeni dünya düzeni” kısa bir süre sonra Birleşik Devletler’in tek süper güç olduğu bir “tek kutuplu dünya”yı dile getirmeye başladı. Savunma Bakanlığı, o zamanlar politikadan sorumlu savunma müşaviri olan Paul Wolfowitz tarafından yönetilen, Savunma Planlama Kılavuzu olarak bilinen, stratejik bir gözden geçirme başlatmak konusunda vakit yitirmedi. 1992’de basına sızan bu gizli raporun bazı bölümleri, Spykman-vari bir dille şöyle belirtiyordu, “[Sovyetler Birliği’nin yıkışının ardından] stratejimiz yeniden gelecekteki herhangi bir potansiyel rakibin ortaya çıkışını önlemeye odaklanmak olmalıdır.” Wolfowitz, “Rusya Avrasya’daki en güçlü askeri kuvvet ve dünyanın Birleşik Devletleri imha etme yeteneğine sahip tek gücü olmaya devam edecektir” tezini ileri sürerek, Kalpgah doktrininden de bir sayfa alacaktı.25 Defense Planning Guidance Birleşik Devletler için önleyici eylemler yoluyla sürekli askeri hegemonyaya dayalı küresel bir jeopolitik hedef öneriyordu. Yine de, ABD’nin müttefiklerinden yükselen güçlü itirazlar Washington’u taslak raporun küre üzerindeki tek tek taraflı egemenliğe yönelik olarak yaptığı açık taahhütten geri adım atmaya zorladı.

Bunu izleyen on yıl boyunca ABD ulusal güvenlik ve dış siyaset çevreleri içinde Birleşik Devletler’in sınırsız gezegensel hegemonyası hedefinin peşinde ne ölçüde koşulması gerektiği konusunda yoğun bir tartışma yaşandı. 1966 ile 1969 arasında dışişleri bakanlığı politik işler müsteşarlığı yapan Eugene Rostow, 1993 yılında Sovyetler Birliği’nin çöküşüne, “askeri güçlerin buradan Asya ve Avrupa’nın kıyı bölgelerine (Mackinder’in terminolojisindeki Kenar Kuşağı’na) saldırıda bulundukları muazzam bir güç merkezi oluşturan, [Rus] Kalpgah alanının” çevrelenmesi gerektiğine işaret ederek yanıt verdi. Benzer biçimde, Kissinger da 1994’de şöyle yazıyordu: “Ancak, jeopolitik öğrencileri…Rusya’nın, her kim tarafından yönetilirse yönetilsin, Halford Mackinder’in jeopolitik kalpgah olarak adlandırdığı bölgenin üzerinde ata binmiş gibi oturduğunu ve en önemli emperyal geleneklerden birisinin mirasçısı olduğunu vurgulamaktadırlar.”26 Böylesine önemli bir ulusal güvenlik analizcisinin ifade ettiği hedef, kenar kuşağın, küresel gücün bir aracı olarak emniyet altında tutulmasıydı. Bu dönemdeki fikir ayrılıklarının önemli bir bölümü nihai hamlenin kendisinden çok, Birleşik Devletler’in yer küreye, üçlü (Batı Avrupa ve Japonya) dahilindeki küçük ortakları ile birlikte mi hakim olması gerektiği, yoksa yeryüzü üzerindeki kendi imparatorluğunu mu hedeflemesi gerektiği üzerinde odaklandı.27

Birleşik Devletler, George H. W. Bush ve Clinton yıllarında ekonomik hegemonyasını askeri araçlar yoluyla yenilemeye ve genişletmeye yönelirken, yeni dünya düzeni hakkında yapılan tartışma da, yurtdışındaki gerçek ABD askeri güç icrasıyla birlikte sonunda akademikleştirildi. Sovyet çöküşünün ardından acil hedef açıkça Avrasya kalpgahına doğru uzanan çemberin güvence altına alınmasıydı. Bu yüzden 1990’larda, sadece İran Körfezi ve Afrika Burnu’nda değil; NATO’nun (Kosova örneğinde) Birleşik Devletler önderliği altında on bir hafta boyunca süren bombardımanlar gerçekleştirdiği ve sonra da, kara birliklerini, daha önceden Sovyet etki alanının bir parçası olan bir alanda sürekli askeri üslerin kurulmasına yol açan biçimde indirdiği Doğu Avrupa’daki Yugoslavya’da da, askeri müdahaleler gerçekleştirildi. İran Körfezi’nde Irak, Birleşik Devletler ve Britanya’nın ekonomik ambargosu ve gündelik bombardımanları ile karşı karşıya kaldı. Bu arada, Birleşik Devletler Orta Asya’da, eskiden Sovyetler Birliği’nin bir parçası olan petrol ve doğal gaz zengini Hazar Denizi’ni çevreleyen alanlarda askeri üsler aramaya başladı.

1999’da Deniz Savaşı Koleji’ndeki strateji ve güç planlaması profesörü Mackubin Thomas Owens, Naval War College Review için, “In Defense of Classical Geopolitics” (“Klasik Jeopolitiğin Savunusu”) başlıklı köşetaşı bir makaleyi kaleme aldı. Haushofer’ı eleştirirken, Mackinder ve Spykman’a yaslananan Owen, Birleşik Devletler’in Soğuk Savaş sonrası dünyasındaki ezici jeopolitik amacının, “Avrasya kıta sahanlığına hükmetmeye ve denizcilik sahasında Birleşik Devletler’e kafa tutmaya yetenekli bir hegemonun ortaya çıkmasının” engellenmesi olduğunda ısrar ediyordu.28

Başkan Carter’ın ulusal güvenlik danışmanı Zbigniew Brzezinski, bu dönemde ABD imparatorluğu jeopolitiğinin en gayretkeş savunucularından birisi olarak ortaya çıktı. Grand Chessboard: American Primacy and its Geostrategic Imperatives (1997) (Türkçesi: Büyük Satranç Tahtası / Amerika’nın Küresel Üstünlüğü ve Bunun Jeostratejik Gereklilikleri , İnkılap Kitabevi (2005)) adlı kitabında, Mackinder ve Haushofer tarafından ileri sürülmüş olan (ve “Hitler’in Alman halkının “Lebensruam’ ihtiyacı üzerine yaptığı vurgunun bunun “en vülgerleştirilmiş yankısı” olduğunu söylediği) Kalpgah doktrinlerine dolaysız imada buldu. Değişen şey şuydu ki, “tüm Avrasya kıtası üzerindeki egemenliğin küresel üstünlüğün merkezi temeli halini almasıyla birlikte, jeopolitik de bölgesel boyuttan, küresel boyuta geçti. Birleşik Devletler…. şimdi, güçlerini Avrasya kıtasının üç çevresi üzerinde; [Batı (Avrupa)’da, Güneyde (Ortadoğu dahil güney-merkez Avrasya) ve Doğu’da (Doğu Asya Pasifik Kıyısı)] dolaysız biçimde konuşlandırarak, uluslararası üstünlükten yararlanmaktadır.” Brzezinski, “Amerika’nın küresel üstünlüğü Avrasya kıtası üzerindeki egemenliğinin ne kadar uzun ve ne kadar etkin olacağına dolaysız biçimde bağımlıdır” diye ileri sürüyordu. Ona göre amaç Birleşik Devletler’i sonsuza kadar “ilk ve gerçekten yegane küresel güç” haline getirerek, “küresel üstünlük” olarak adlandırdığı “yeni tipte bir hegemonyanın” yaratılmasıydı.29

Clinton yönetimi sırasında, hem neoliberal küreselleşme, hem de emperyal jeopolitik, dış siyasete hükmetti, ancak birincisi genellikle öncelik kazandı. George W. Bush yönetimi sırasındaysa, ikili taahhüt devam etmekle birlikte, bu vurgu başından itibaren, ABD küresel üstünlüğünün ekonomik kuvvet yerine, jeopolitik/askeri kuvvet icrası yoluyla güçlendirilmesine daha dolaysız bir dikkat sarf edilmesiyle birlikte, tersyüz edildi. Bu kayma, 2000 seçimleri döneminde yayınlanan iki kilit açıklamada görülebilir. Bunlardan birincisi, başkan yardımcısı adayı Dick Cheney’in arzusu üzerine, (Donald Rumsfeld, Paul Wolfowitz, Lewis Libby ve George Bush’un küçük kardeşi Jeb’in de aralarında olduğu bir stratejik siyaset grubu olan) Project for the New American Century (Yeni Amerikan Yüzyılı Projesi) tarafından, 2000 Eylül ayında yayınlanan Rebuilding America’s Defenses (Amerikan Savunmasını Yeniden İnşa Etmek) başlıklı bir dış siyaset raporuydu. Bu rapor, 1992 tarihli Savunma Siyaseti Kılavuzu’nun açık emperyalist stratejisini güçlü bir biçimde yeniden onaylıyordu. Diğeri ise, 11 Kasım 2000 tarihinde, yakında Colin Powell’ın dışişleri bakanlığına politika planlama müdürü olarak katılacak olan Richard Haass tarafından yapılan “Imperial America” (“Emperyal Amerika”) başlıklı bir konuşmaydı. Haass, Amerikalılar için “rollerinin geleneksel bir ulus devletten emperyal bir güce dönüştüğünü yeniden kavrama” vaktinin gelip çattığında ısrarcıydı. ABD küresel düzenini tehdit eden temel tehlike, Paul Kennedy tarafından, The Rise and Fall of Great Powers kitabında sözü edilen “aşırı emperyal zorlama” değil, “eksik emperyal zorlama”ydı.30

Bush yönetiminin 11 Eylül 2001’deki terörist saldırılar karşısında verdiği acil yanıt, küresel terörizme karşı aynı zamanda ABD emperyal gücünün yayılması açısından bir meşrulaştırma biçimi olarak da hizmet edecek olan, evrensel ve sürekli bir küresel savaşı başlatmak oldu. 2002 Eylül ayında, yani yönetimin bir Irak işgaline yönelik savaş davullarını çalmaya başladığı anda, Wolfowitz’in 1992 tarihli daha eski Savunma Planlama Kılavuzu’nu model alan, yeni Birleşik Devletler Ulusal Güvenlik Stratejisi de, Beyaz Saray tarafından Kongre’ye sunuldu. Rapor aşağıdakileri, resmi ABD stratejik politikaları haline getiriyordu: (1) herhangi bir devletin Birleşik Devletler’inkine eş ya da ondan daha güçlü askeri yetenekler geliştirmesini engellemek; (2) Birleşik Devletler’le, dostlarını ve müttefiklerini sonuç olarak tehdit edebilecek yeni askeri yetenekler geliştirmekte olan devletlere karşı “önleyici” vuruşların yürütülmesi; ve (3) ABD görevlileri ile askeri personelinin herhangi bir uluslararası savaş suçları mahkemesi karşısındaki dokunulmazlığı konusunda ısrar edilmesi. Kullanılan dil bir kez daha Spykman’ın, “hegemonyasının önlenmesi” amacının benimsenmesi gerektiği yolundaki açıklamasını tekrarlıyordu; sadece bu kez açık hedef, ABD küresel üstünlüğüne karşı gelecekteki herhangi bir meydan okumanın engellenmesiydi.

İran Körfezi petrolüne, Irak’a yönelik bir işgal ve istila yoluyla hükmedilmesi, dünya petrollerinin dünya çapında bir artan talep ve azalan arzla karşı karşıya olduğu bir anda, dünyanın en önemli petrol rezervleri üzerindeki tahakkümü garanti altına alarak, ABD emperyal gücünün pekiştirilmesinin en kestirme yolunu sunuyordu. Uzun vadeli petrol ve doğal gaz rezervlerinin çoğunluğunun İran Körfezi, Hazar Denizi havzası ve Batı Afrika’da bulunduğu gerçeği, ABD’nin bu geniş alandaki “yaşamsal çıkarları”nın, fosil yakıtlarının kendisinden fazlaca söz edilmeksizin jeopolitiğin diliyle çok daha temkinli bir biçimde ele alınmasını kolaylaştırıyordu.

2004 Mayıs’ında, ekonomi, ticaret ve tarım işlerinden sorumlu bakan yardımcısı Alan Larson, “petrolün ve doğal gazın büyük çoğunlukla, meydan okuyan politik rejimlerin ya da zor fiziksel coğrafyaların bulunduğu ülkelerde yer alması, petrol ticaretinin neredeyse bir aksiyomu haline gelmiştir” açıklamasında bulunduğu, “Geopolitics of Oil and Natural Gas,” (“Petrolün ve Doğal Gazın Jeopolitiği”) isimli bir rapor yayınladı. Burada petrolün ve doğal gazın jeopolitiği, İran Körfezi, Rusya ile Hazar Denizi havzası, Batı Afrika ve Venezüella’da yaşamsal ABD stratejik çıkarlarının yaratılması olarak görülüyordu.31

Yeni jeopolitik, klasik jeopolitikle dünya üzerindeki egemenlik hedefini paylaşmakta, ama özellikle güney-orta Avrasya’yı hedefleyen stratejik bir kaymayı da içermektedir. Michael Klare’e göre, “Irak’taki savaşın hedefi”, Rusya, Çin, Avrupa Topluluğu, Japonya ve hatta Hindistan gibi, “diğer politik rakipler…. karşısında bölgedeki ABD güç ve egemenliğini garanti altına almak ve bu güç ve egemenliği bölgeye gömmek üzere Avrasya’nın jeopolitik haritasını yeniden çizmektir.” “ABD seçkinleri Avrupa ve Doğu Asya kenar kuşaklarının güvenlik altında Amerikalıların elinde mi olacağı, daha önemsiz mi [olacağı] ya da bu ikisi birden mi olacağı hakkında karara vardılar. Onlara göre, jeopolitik rekabetin yeni merkezi, dünya petrollerinin üçte ikisine sahip olan İran Körfezi bölgesi, geriye kalandan büyük bir kütlenin içinde bulunduğu Hazar Denizi havzası ve Orta Asya’nın onu çevreleyen ülkelerini kucaklayan güney-orta Avrasya’dır. Dünya [üzerindeki] mücadele ve çatışmanın yeni merkezi burasıdır ve Bush yönetimi de, Birleşik Devletler’in bu kritik alana hükmetmesi ve onu denetim altında tutması konusunda kararlıdır.”32

Economist dergisi 1999 Haziran tarihli “The New Geopolitics” (“Yeni Jeopolitik”) başlıklı özel ekinde, Kosova sonrasında Birleşik Devletler tarafından başı çekilen “demokrasi imparatorluğu”nun önündeki kilit jeopolitik mücadelenin, Avrasya’nın ve özel olarak da Orta Asya’nın denetim altına alınması olduğunu ileri sürerken, Brzezinski’nin “büyük satranç tahtası” analizini açıktan benimsiyordu. Hem Çin’in, hem de Rusya’nın jeopolitik etkilerini potansiyel olarak, enerji zengini Hazar Denizi havzasına doğru genişlettikleri görülüyordu. Demek ki ABD emperyal yayılmasının bunu engellemesi gerekiyordu.33

ABD jeopolitik stratejisi Brzezinski’nin “küresel üstünlüğünden” daha dar sınırlar tanımaz. Böylece de Mackinder’in “tek bir Dünya-İmparatorluğu” eğilimi olarak adlandırdığı eğilimi yansıtır. Bu yeni jeopolitik günümüzün imparatorluk heveslileri arasında bugün öylesine yüzsüzce bir hal almıştır ki, Atlantic Monthly isimli derginin muhabiri Robert Kaplan son kitabı Imperial Grunts’a (f), Pentagon’un beş “birleşik komutanlığını” resmeden küresel askeri haritasının, “1931’de Alman ordusu için, Geopolitik’in önde gelen isimlerinden, Profesör Karl Haushofer tarafından çizilmiş olan” bir haritaya olan “tekinsiz benzerliğini” kutlayarak başlamaktadır. Kaplan, anlamı belirsiz biçimde bırakmak üzere, Kipling’in “Beyaz Adamın Yükü” şiirine (e) , “idealist” değerlerle yüklü diye atıfta bulunarak ilerlemekte ve “Amerikan İmparatorluğunun kışla ve ileri karakolları boyunca gerçekleşen” kendi gazetecilik “odessea”sını, yeni “İnjun Ülkesi”ne [Kızılderili ülkesine; ç.n.] doğru yapılan bir ziyaret olarak nitelendirerek yoluna devam etmektedir.34

Jeopolitiğin Başarısızlıkları

Jeopolitiğin 1943 sonrasında popüler olmaktan çıkması genellikle onun dünyayı fethetmeye yönelik Nazi stratejisi ile olan ilişkisine bağlanır. Yine de bu dönemde jeopolitiğe yönelik popüler reddiye, klasik jeopolitiğin, tüm biçimleriyle birlikte, içsel olarak emperyalist ve savaşla ilişkili bir doktrin oluğu yolundaki daha derin bir kavrayıştan da kaynaklaşmış olabilir. Eleştirel jeopolitik analizcisi Robert Strausz-Hupé’nin 1942 yılında ileri sürdüğü üzere, “Geopolitik’te savaşla barış arasında hiçbir fark yoktur. Tüm devletler yayılmak zorundadır ve ister askeri güç gerçekten kullanılmış olsun, isterse de askıya alınmış bir tehdit olarak ‘barışçıl’ diplomasiyi uygulamak üzere kullanılsın, yayılma sürecine de sürekli bir savaş hali olarak bakılır.”35

ABD küresel jeopolitiği nihai olarak kapitalist gelişme için küresel bir alan yaratmayı hedefler. ABD yönetici sınıfı adına; daha düşük bir derecede de bir bütün olarak üçlü kuvvetlerin (Kuzey Amerika, Avrupa ve Japonya) iç bağlantılara sahip yönetici sınıfları adına, sermaye birikimine adanmış bir dünya yaratmakla ilgilidir. Business Week, 1975 Nisanında “sömürgeciliğin sona ermesine” ve “anti kapitalist yeni ülkelerin” ortaya çıkışı karşısında, “her zaman bunu çevreleyecek bir Amerikan güç şemsiyesi” bulunduğunu ilan etti. “…ABD, Batı ülkeleri arasında, daha liberal ticaret, yatırım ve politik iktidar araçlarını kullanma yoluyla yükselen bir ikbali biçimlendirebilmeyi başardı. Çokuluslu şirketin yükselişi bu politik çerçevenin ekonomik ifadesiydi.”36

ABD imperiumu’nun sadece Birleşik Devletler’deki iktidar seçkinlerine değil, merkez-kapitalist ulusların tepesindekilere de yarar sağladığına kuşku yok. Yine de, belirli kapitalist uluslar ve onların yönetici sınıfları adına sürdürülen küresel hegemonya arayışı, tıpkı sermaye birikiminin kendisi gibi, aşılamaz engeller tanımaz. István Mészáros 11 Eylül 2001 öncesinde kaleme aldığı, Socialism or Barbarism (Ya Sosyalizm Ya Barbarlık) isimli kitabında, dünyanın, dizginsiz ABD emperyal hırsı sayesinde, potansiyel olarak “emperyalizmin tüm tarih içindeki en tehlikeli evresine” girdiğini yazmıştı:

Çünkü bugünkü tehlike; gezegenin her ne kadar büyük olursa olsun belirli bir bölümünün, belirli rakipleri dezavantajlı bir konuma yerleştirerek ama bağımsız eylemlerine yine de hoşgörü gösterilerek denetim altına alınması değil, dünyanın tamamının bir hegemonik ekonomik ve askeri süper güç tarafından denetim altına alınmasıdır… Küresel olarak gelişen sermayenin, uzlaşmaz karşıtlıklarını denetim altına almaya yönelik boşuna girişimi içindeki nihai rasyonalitesi budur. Ancak sorun, bu rasyonelitenin… insanlığın hayatta kalması açısından gerekli olan koşullar dikkate alındığında, aynı zamanda, Nazilerin dünya hakimiyeti kavrayışı da dahil, tarihteki en aşırı irrasyonalite biçimi olmasından kaynaklanmaktadır.37

Yegane süper güç tarafından başlatılmış olan mevcut çıplak emperyalizm çağında, tüm gezegene ve onun halkına yöneltilmiş olan tehdidin doğası hepimizin gözlerinin önünde durmaktadır. Georgetown Üniversitesi Jeopolitik ve Küresel Adalet Profesörü G. John Ikenberry’nin, 2002 tarihli, “America’s Imperial Ambition” (“Amerika’nın Emperyal Hırsı”) başlıklı Foreign Affairs makalesine göre: ABD’nin “neo-emperyal vizyonu”, “Birleşik Devletler’in kendisine standartları belirleme, tehditleri saptama, güç kullanma ve adaleti yerine getirme biçimindeki küresel roller atfettiği” bir vizyondur. Şu anda Birleşik Devletler halen (zayıflamakla birlikte) hem ekonomik hem de askeri üstünlükten faydalanmaktadır. Ikenberry “yeni amaç” diye ilan etmektedir, “bu avantajları kalıcı kılmak; diğer devletlerin yakalamaya bile cüret edemeyecekleri bir oldu bittidir. Bazı düşünürler bu stratejiyi ‘kaçış’ stratejisi olarak tanımladılar.”’ Ama, kendisi de emperyalizme karşı olmayan Ikenberry’ye göre, böylesine “sert bir emperyal büyük strateji ateş almayabilir.”38

Emperyalizmin, ekonomik ana kökenlerini vurgulayan Markist teorinin bakış açısından bakıldığında, böylesine küresel bir basınç, barbarca olduğu kadar, etkisiz de olacaktır. Kapitalizm koşulları altında güç, zaman zaman namlu aracılığıyla sağlanabilir. Ancak, bu gücün gerçek kaynağı, doğası gereği kayıp giden göreli ekonomik güçtür.

Sürdürülen tartışma emperyalistler arasındaki rekabetin genellikle düşünüldüğü üzere ABD hegemonyasının yükselişi ile birlikte sona ermediğini ileri sürmektedir. Daha ziyade Washington’un sınırsız hegemonya arayışı olarak varlığını sürdürmüştür ki, bu durum, sermayenin, rakip ulus devletlere bölünmüş bir dünyadaki temel mantığı ile açıklanabilir. Bugün ayakta kalan süper güç olarak Birleşik Devletler nihai dünya hakimiyetinin peşinde koşmaktadır. “Yeni Amerikan Yüzyılı Projesi”, ABD küresel üstünlüğü karşısındaki ana rakipler (ya da potansiyel rakipler) bakımından bir “kaçış” stratejisi sağlarken, çevre ülkelerinden mümkün olan en fazla miktardaki artığa el konulmasına göz diken ABD-yönetimindeki küresel bir imperyum yaratmaya yönelik girişimi desteklemektedir. Böylesine bir amacın akıldışı ve sürdürülmesi imkansız bir amaç olması gerçeği, jeopolitiğin kaçınılmaz başarısızlığını oluşturmaktadır.

Marksist emperyalizm teorileri her zaman jeopolitiğin sorularından daha da çok, jeo-ekonominin önemi üzerine yoğunlaşmışlardır. Bu bakış açısına göre, eşitsiz ve birleşik kapitalist gelişme, küresel üretici güçte jeopolitik/askeri araçlarla kontrol edilemez kaymalarla sonuçlanır. Kapitalizm koşulları altındaki imparatorluk, özsel olarak istikrarsızdır; gerçek bir dünya devletinden sonsuza kadar yoksun kalmıştır ve hep daha büyük ve potansiyel olarak daha tehlikeli savaşlara işaret etmektedir. Uzun vadedeki evrimi; hep daha korkutucu kitle imha silahlarıyla donanmış bir biçimde, barbarlığa yöneliktir.

Bu dehşetli koşullar altına geriye kalan tek umut nihai olarak üstesinden gelinmesi gereken durumun, emperyalizmin ve savaşın özel bir anı olmayıp, militarizmi ve emperyalizmi besleyen bütün bir dünya ekonomik sistemi olduğunu kabul eden, yeni bir dünya barış hareketinin inşa edilmesidir. Barış amacı, küresel sömürünün ve imparatorluk jeopolitiğinin artık başlıca hedefler olmaktan çıktığı, kapsamlı bir eşitlik dünyasının yaratılması uğraşı olarak görülmelidir. Böylesine radikal eşitlikçi bir düzenin yüzyıllık ismiyse, “sosyalizm”dir.

Açıklamalar:

(a) Yaban atı terbiyecisi siyaseti: Roosevelt’in İspanyol-Amerikan savaşındaki olayları içeren 1899 tarihli anı kitabına da ismini veren “yaban atı terbiyecileri”, bu savaş sırasında, büyük ölçüde kovboylardan oluşturulan ve güneydeki Yerli Toprakları içindeki İspanyol karakollarına karşı saldırılarda kullanılan 1. ABD Gönüllüler Birliği’ne Amerikan basını tarafından, verilen addır.

(b) Tarihsel Kader: Amerikalıların

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Please log in using one of these methods to post your comment:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: