Kişisel Özgürlüğün Alacakaranlığı: “Sürekli Olağanüstü Hale” Bir Giriş

Michael E. Tigar

“Yasa, devletin ezilenlere karşı bir takım anlaksızlıklar işlemek istediği zaman taktığı bir maskedir”. Bu sözleri, “Haymarket: Adları Kimilerince Hala Gözyaşlarıyla Anılanlar” isimli oyunumdaki bir karakterin dudaklarına yerleştirmiştim. [Haymarket, ABD’de 1886’de gerçekleşen ve sonradan 1 Mayıs Uluslar arası İşçi Günü olarak kutlanan grevler; ç.n.] Jean-Claude Paye, bu sözlerin nasıl gerçeğe dönüşebileceğini göstererek bizlere bir kez daha hizmette bulunmaktadır. Teoride, Amerikan anayasası olarak tanımlandığı biçimiyle burjuva demokratik devlet, iki ilke uyarınca işleyecekti. Bunlardan ilki güçler ayrılığı ilkesiydi. Yasama ve yürütme eylemi, seçimle iş başına gelmeyen ve bu yüzden de sözüm ona bağımsız olan yargıçların eylemi ile bir yasallık standardına tabi kılınacaktı. Temel Haklar Bildirgesi’nde daha da ayrıntılı biçimde ele alınan ikinci ilkeyse, tekil bireysel özgürlüklere yönelik belirli saldırıların yasak olduğu ve yargıçların da bu tür saldırıları işleyenler karşısında birer çare oluşturacaklarıydı.

Bu ilkeler, kendisini ceza adaleti olarak adlandıran sistem içinde, suçun kişisel ve basit birliktelikten türetilemez olduğu, prosedüre uygun kanıtların yalnızca yasal gözetim altında ve hukuka uygun araçlarla toplanabileceği ve sanığın, kendisine karşı açılan davaya karşı koymak bakımından adil fırsatlara sahip olacağı hakkında gösterilecek özenli bir ısrar eşliğinde uygulamaya konulacaktı.

Bir süredir bu ilkelerin tehdit altında oldukları açıklık kazandı. Monthly Review dergisinin ­hapishanelere ayrılmış olan Temmuz-Ağustos 2001 özel sayısında, “Lawyers, Judges and the Law’s Fake Bargains” (Hukukçular, Yargıçlar ve Hukukun Sahte Pazarlıkları”) isimli bir makale yazmıştım. Burada şöyle belirtmiştim:

­Kanada ve Batı Avrupa ülkelerinin hapishanelerinde yaklaşık olarak doğru sayılarda insan tuttuklarını varsayalım. Bu ülkelerdeki suç sosyal sorununun Birleşik Devletler’dekinden dehşetli ölçülerde farklı olmadığını da varsayalım. Hapsetme oranımızın bu diğer ülkelerdekilerden beş ile yedi kez yüksek olduğunu görmeliyiz. Eğer bu varsayımlar ve bu kavrayış bir ölçüde bile doğruysa, Amerikan hapishanelerindeki insanların yüzde 80’i aslında orada olmamalıdır.

Hapsedilen insanlarla ilgili ağır bilanço, cezai sürecin, temelde yoksullara ve renkli insanları hedef alan bir toplumsal denetim mekanizması olarak kullanılmasının boyutlarını yansıtmaktadır. Bu durum, benim konunun müstakil cephesi dediğim durumdur ki, aşırı-kriminal hale getirme diye de adlandırılabilir. Küçük toplumsal sapkınlıklar sizi, diğer ülkelerde dayatılan cezaların yanında devasa kalan kriminal cezalandırmalara tabi kılar.

Tarif etmiş olduğum cezai süreçte, öznelerin en azından adil biçimler gözetiliyormuş gibi yapmaları bekleniyordu. Jean-Claude Paye, 11 Eylül 2001’in ardından, burjuva devletin kendisini sahte tavırları terk etmek ve biçimleri bir kenara bırakmak konusunda son derece rahat hissettiğini görmemize yardımcı oluyor. Paye’nin de belirttiği gibi, bu yeni işleyiş biçiminin köşe taşlarından birisi, “terörist örgütlerin ve bu tür örgütlere yardım ve yataklıkta bulunmanın kriminalize edilmesinin kolektif sorumluluğa yol açan suçlar yaratması”dır. 1950’ler ve 1960’lardaki Komünist Parti üyeliğine yönelik saldırılarla bazı benzerlikler taşıyan bu süreç, belirli bir süre önce başladı. 1994’te, Kongre, Clinton yönetimi sırasında ve bu yönetimin desteğiyle, Anti-Terörizm ve Etkin Ölüm Cezası Yasası’nı kabul etti.

Yasaya göre, baskıcı rejimleri devirmeyi amaçlayan birçok grup “yabancı terörist örgütler” ya da YTÖ’ler olarak sınıflandırıldı. Sınıflandırma gizli tutulan kanıtlara dayandırılabilir. Örgüt itiraz ettiğinde, sınıflandırmanın dayandırılmış olduğu gizli kanıtları görme hakkına sahip değildir. Temyiz mahkemesi de kanıtların tümünü görmeyecektir. Yani yasal temyiz bir komedidir.

Ancak, herhangi bir kimse, bu örgüte, yasal etkinliklerini destekleme niyetiyle bile olsa para gönderdiğinde, bu yine ceza gerektiren bir eylemdir. Hükümet, ceza infazında, müştekinin yapılan sınıflandırmayı sorgulayamayacağı ya da bu sınıflandırmanın dayandırıldığı kanıtları bile göremeyeceği ve kendisini, herhangi bir kimsenin yasadışı etkinliklerle uğraşan bir örgüte, bu örgütün yalnızca yasal amaçlarını ilerletme niyetine sahip olmak koşuluyla yasal biçimde destek verebileceği biçimindeki, iyi bilinen bir kuralı hatırlatarak da savunamayacağı gibi bir konumu benimsemektedir. Üstelik, bu örgütlerin çoğu kendi ülkelerindeki meşru sivil çatışmalarla uğraşmaktadırlar ve YTÖ prosedürü, uluslararası hukuk tarafından yasaklanmış olan, bu tür çatışmalara müdahalede bulunma boyutlarına ulaşmaktadır. Yakın bir zaman önce, Onuncu Daire’de gerçekleştirilen bir Temyiz Mahkemesi, İranlı bir örgütle ilgili bir davada hükümetin konumunu askıya aldı. En muhafazakar federal yargıçlardan birisi olan Yargıç Alex Kozinski, adil yargılamayı ve konuşma ve örgütlenme özgürlüğünü ihlal ettiği gerekçesiyle hükümetin benimsediği teoriye belagatla karşı koydu.

Özetle, Vatansever Yasası ve onun doğurduğu yasalar, Birleşik Devletler’de emek sendikaları, sosyalist partiler ve sivil haklar örgütleri dahil olmak üzere her türlü ilerici ve özgürleştirici harekete karşı kullanılmış olan eski sendikal yasaklarla, ticari sınırlandırma ve casusluk yasalarını canlandırmaktadır. Birleşik Devletler Yüksek Mahkemesi, 1950’lerde başlamış olan bir dizi davada, bu yasaların tek tek anayasaya aykırı olduklarını ilan etmişti. Bu süreçte, Mahkeme, örgütlenme özgürlüğü hakkını teyit etmişti. Hükümetin, askere almaları engellemenin casusluk sayılması gerektiğini savunan Dr. Spock, rahip Coffin ve diğerlerinin arkasına takıldığı Vietnam Savaşı sırasında, bir temyiz mahkemesi, Yüksek Mahkeme’nin emirnamesini askıya alarak hükümleri tersine çevirdi. Şimdiyse hükümet, bazılarının yerleşik hukuku oluşturduğuna inandıkları duruma özenle ve açıkça meydan okumaktadır.

Yeni yasal düzen, koruma altına alınmış örgütlenme ile suç arasındaki yasal ayrımı ortadan kaldırarak, bir yandan da kişisel mahremiyeti koruyan engelleri imha etmektedir. Ben ya da Paye, kişisel mahremiyetten söz ettiğimiz zaman, tanımlanmış bir alan dahilinde hareket özgürlüğüne sahip olan atomistik bireylere dair herhangi bir burjuva kavramından söz etmiyoruz. Yasadışı arama ve ele geçirme konusundaki yasaklamaların önünü açan İngiliz yasası, örgütlü politik eylemi ve buna eşlik eden yazma, yayın yapma, konuşma ve etkinlikleri korumak üzere ortaya çıkmıştı. Vatansever Yasası politik eylemle ilgili iletişim etkinliklerinin top yekun ihlal edilmesi yetkisini doğurmaktadır.

Hükümet, müstakil ceza yasasının boyutlarını genişleterek, şimdi yaratmış olduğu suçların kanıtlarını örtbas etmeyi hedefleyen, izin verilebilir olduğu iddia edilen araştırmaların boyutlarını da genişletiyor. Bu noktanın anlaşılması önem taşımaktadır. Örneğin, diyelim ki yasama kamusal alanda dans etmeyi suç saydığında, bu durumda polis de dansçıları ele geçirme, muhtemel dansçıların evlerini arama ve dans teçhizatlara el koyma yetkisini elde eder. Önceden korunmakta olan politik etkinlik ve örgütlenmeler suç sayıldığında, bu yeni “suçları” işlediğinden şüphe duyulan insanları yakalamak üzere arama ve ele geçirme ve bu insanların mülklerini ve kağıtlarını alt üst etme yetkisi de buna paralel bir biçimde genişletilir.

Fakat yetkililer açısından, cezai sorumluluğu genişletmek ve Kongre’nin verdiği yetkilerden yararlanmak da yeterli değildir. 1978’den bu yana, soruşturma aslında ABD yurttaşlarına yönelik olsa bile, sözüm ona yabancı istihbarat soruşturmalarına yönelik olarak gizli telefon dinleme izinleri elde edilmesini sağlayan bir Yabancı İstihbarat Gözetim Mahkemesi de kurulmuştur. Bu gizli mahkeme herhangi bir gizli telefon dinleme izni başvurusunu asla reddetmemiştir ve ceza infazı durumunda aldığı kararların yasal temyizi bile keskin biçimde sınırlandırılmıştır. Bu temyiz, aslında, mahremiyetin korunması açısından çoğunlukla herhangi bir pratik etki yaratmayan, “araştırmaların yasal temyizi” denilen bir biçimden ibarettir.

Bush yönetimi bu hayali temyiz biçiminin bile çok fazla olduğunu ilan etmiş ve böylelikle de telefon ve internet tedarikçilerini, dosyalarını açmaları ve milyonlarca insanın iletişim kayıtlarını göndermeleri için zorlamıştır. Bazı mahkemeler bu haksız yetki iddiasına meydan okudular ve bazı çıtkırıldım yasama üyeleri de konuyla ilgili bazı sorular ortaya attılar. Yönetim öylesine kibirlidir ki bunlara verdiği yanıt, kendi etkinlikleriyle ilgili hakikatleri yayınlayan gazeteler hakkında soruşturma başlatma tehdidinde bulunmak ve Kongre’ye bile ayrıntılı bilgi sunmayı reddetmek olmuştur.

Anayasa tarihini okuyan hiç kimse ABD devletinin yansız ilkeler üzerine inşa edildiğini muhtemelen ileri süremeyecektir. Köle, Yerli bir Amerikalı, kadın ya da yoksul birisi değilseniz bile, ki bunların tümü de şu ya da bu biçimde tam katılım süreçlerinden açıkça dışlanmışlardır, üretim araçlarının özel mülkiyetini savunacak bir sistem yaratma niyeti son derece açık seçiktir. Ancak, bu Anayasa ve aynı döneme uzanan daha birçok yasa tarafından öngörülen haklar açık seçik bir biçimde, yansızlık sıfatlarını koruyacak biçimde tasarlanmışlardır.

Bu haklara saygı göstermenin devlet iktidarının icra edilmesini meşru kılacak bir koşul olduğuna inanılıyordu. Bu durumda, Paye’nin temel önsezisi bizi cidden kaygılandırmalıdır. Mevcut ABD hükümeti biçimlerin bir önemi olmadığını söylemek istemektedir. Keyfi gücün önündeki engelleri ortadan kaldıran Blair hükümetinin de kendisine katılmasıyla birlikte, bu macerasında yalnız da değildir. Bu satırları yazdığım sırada, Londralı bir taksi sürücüsü bir jüri tarafından Tony Blair hakkında kaba sözler sarf ederek turistik yerleri videoya kaydederek terörizme yardım etmekten suçlanıyordu. Britanya’nın resmi tepkisi bu türden bir masumiyet karinesinin bir daha gündeme gelmemesi için çok daha katı yasaların çıkartılmakta olduğu biçimindeydi. Bu türden dehşetli olaylar sürüp giderken, Bush yönetimi kendisinin ve tüm organlarının işkence, savaş suçları, soykırım ve insanlığa karşı işlenmiş suçlar konusunda her türlü sivil ya da cezai sorumluluktan muaf olduğunu beyan etmekle meşguldü. Yönetim bunu uluslararası bir suç mahkemesine yetki vermeyi reddederek, bu tür muameleyi yasaklayan ceza yasalarının uygulanabilirliğini inkar ederek, kötü muameleye yönelik yasal temyizi engelleyerek ve yasa dışılığı, gizlilik duvarının arkasına saklayarak yapmaktadır.

2006 Eylül ayında kabul edilen yeni bir tüzük, gözaltına alınanların habeas corpus [sanığın yargıç önüne çıkmasını garanti altına alan hukuk ilkesi; ç.n.] hakkını inkar etmekte ve bu kişileri askeri komisyonlar önünde yargılanmaları halinde savaş yasaları tarafından sağlanan bildik korunmalardan yoksun bırakmaktadır. Bu hükümlerle ilgili anayasal meydan okumalar da başlamış durumdadır.

Paye “sürekli” terimini kullandığı zaman, bu olaylar zincirinin politik rüzgarlardaki basit bir sertleşme mi, yoksa burjuva devlet iktidarı bağlamında insan haklarını koruyan tüm kırılgan yapıları yere sermesi muhtemel güçlü bir fırtına mı olduğu sorusunu yanıtlamayı amaçlıyordu. Tehlike işaretleri pek çoktur. Paye bunlardan bazılarını bu ve daha önceki bir makalede tartışmaya açmıştı. MR’nin Temmuz-Ağustos 2001 sayısı değerli bilgiler içermektedir. “Göç konusundaki tartışma” açıkça ırkçı ifadelerle, göçmen işçilere yönelik biçimde derinleşen bir şiddet, sömürü ve baskı çemberi eşliğinde yapılmaktadır. Yerel ve ulus ötesi forumlarda insan haklarının korunmasına adanmış olan mücadele devam etmelidir. Sonuçta, hakları ihlal edilenler ve suç mahkemelerinin, sıkı yönetim mahkemelerinin ve geçici askeri mahkemelerin önüne sürüklenenler, savunulmaya ihtiyaç duymaktadırlar. Hükümetin cesur hukukçulara yönelik en son saldırıları savunmanın taşıdığı önemin altını çizmektedir. Herhangi bir mahkeme umudu mevcut olmaksızın kapalı tutulanların davaları kamuoyunun dikkatine sunulmalıdır. Ancak, mahkeme duvarlarının dışındaki mücadele, her zamankinden de daha önemli bir hale gelmiştir.

Türkçe Monthly Review

Michael E. Tigar hukuk profesörü. Duke’deki Amerikan Üniversite’sinde ve Aix-en-Provence’de bulunan Hukuk ve Siyaset Bilimi Fakültesi’nde eğitim vermektedir. Law and the Rise of Capitalism (“Hukuk ve Kapitalizmin Yükselişi”) kitabının yazarı (Monthly Review Press, ikinci baskı, 2000).

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Please log in using one of these methods to post your comment:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: