Küreselleşmeye Eleştirel Bir Bakış

Prof. Dr. Meryem Koray
Yıldız Teknik Üniversitesi
İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi

Giriş: Küreselleşmeyi Nasıl yorumlamalı?

1980 sonrası birçok konunun ve tartışmanın merkezine kurulan, bugün de içinde yaşadığımız dünyayı anlatmak açısından sıklıkla kullandığımız küreselleşme, aslında kendi içinde çok tartışmalı bir kavram. Küreselleşmenin tanımı, boyutları ve sonuçları konusunda nereden baktığınıza göre değişen birçok yorum ortaya çıkmaktadır. Örneğin küreselleşmeyi bugüne özgü bir gelişme olarak yorumlayanlar olduğu gibi küreselleşmeyi en az 500 yıldır süregelen bir gelişmenin yeni bir evresi olarak tanımlayanlar da var; küreselleşmeyi insanların ve toplumların birbirine yakınlaşması olarak yorumlayanlar olduğu gibi iki kutuplu dünya gerçeğinin daha da belirginleştiğini vurgulayanlar da bulunmakta. Ayrıca bu genel yorumların arkasında yaşadığımız küreselleşme süreci açısından çok farklı motiflerin öne çıkarıldığı da bir gerçek. Küreselleşmeyi yeni bir olgu olarak tanımlayanlar arasında kimileri bu olguyu daha çok teknolojik gelişmelere bağlamakta (teknolojik-gerçekçiler), kimileri soğuk savaş sonrası Doğu Bloku’nun yıkılması ve serbest piyasa modelinin üstünlüğünün ortaya çıkmasını neden olarak göstermekte, böylece piyasa ekonomisinin bir dünya sistemi haline gelmesinin kaçınılmazlığı üzerinde durmakta (serbest piyasacılar ve hiper küreselleşmeciler), kimileri de küreselleşmeyi modernite kriziyle ilişkilendirmektedir (post-modernistler veya liberal-plüralistler). Bugünkü küreselleşmeyi kapitalizmin yeni bir evresi olarak yorumlayan ve geçmişle bağlayanlara göre de (neo-marksist yaklaşım), yaşadığımız süreç kapitalizmin ve serbest piyasanın yayılması ve derinleşmesi anlamından başka bir anlam taşımamaktadır. En az 500 yıldan buyana dünya kapitalist bir sermaye birikim süreci yaşamaktadır, bugün yalnızca kapitalizmin coğrafik alanını genişletme ve derinleşme sürecinin yeni bir evresi söz konusudur ve her ne kadar yeni bir olgu olarak sunulsa da, bu küreselleşme evresinde de sermayenin belirleyici gücü, tekelci yapının genişleme ihtiyacı açısından geçmişe göre bir fark yoktur; hatta şimdi piyasa yalnız ekonomiyi değil tüm sosyal yaşamı eline geçirmekte, “sömürgeleştirmektedir”.

Küreselleşmeyi yeni bir olgu olarak gören ve bunu hem modern dünyanın yetersizlikleri hem de artan farklılık ve duyarlılıklar ile açıklayan birçok yazar kültürel değişimi öne çıkarmaktadır. Örneğin Robertson, küreselleşmeyi kapitalizmin veya piyasanın bir evresi olarak açıklayan yorumları kültürü, kültürel farklılıkları gözardı ettikleri için eleştirmekte ve bugünkü küreselleşme sürecinin kültürel bir dönüşümle açıklanabileceğini ileri sürmektedir 1 Robertson, küreselleşmeyi tarihsel bir süreç olarak ele almakla birlikte en başta kültürel öğeler olmak üzere bugünkü sürecin ayırt edici özellikleri üzerinde durmakta ve örneğin yalnız teknolojik alandaki hızlı gelişmeler değil fakat insan haklarının küresel bir nitelik alması, etnik, dinsel ve cinsel farklılıkların öne çıkması, uluslararası kuruluşların önem kazanması ve yeryüzüne, insanlığa ait bir duyarlılığın gelişmesi gibi birçok öğenin 20. yüzyılın sonlarında başlayan dönemi farklılaştırdığını belirtmektedir. Gerçekten bugün etkileşimin yoğun olduğu bu dünyada ilişkiler çok yönlü, çok düzeyli ve çok karmaşık. Bugün yalnız devletler değil, birçok ülkede çeşitli gruplar, sendika, sivil toplum örgütü gibi çeşitli örgütlenmeler dünyadaki benzerleriyle doğrudan ilişki ve etkileşim içindedir ve uluslararası ilişkilerin giderek karmaşık bir nitelik aldığı kuşku götürmez. Bu nedenle küreselleşme süreci içinde olumlu ve olumsuz yönleriyle kültürel yakınlaşmanın etkisini dikkate almamak mümkün değil. Özetle, içinde yaşadığımız küreselleşmenin, birbirinden farklı düzeylerde gerçekleşmiş olsalar da, yalnız ekonomik değil hukuki, siyasal, kültürel birçok boyutu olan çok kapsamlı bir süreç olduğunu kabul etmek gerek. Böyle bir bakış açısını öne çıkaran Shaw, gerek kültürel değişimler üzerinde duran post-modern, gerek ekonomik yapıyı öne çıkaran neo-marksist yorumların yaşadığımız sürecin bazı boyutlarını öne çıkarırken bazılarını ihmal ettiklerini ileri sürmekte ve bu süreci anlamak için daha bütünlükçü bir bakış açısına ihtiyaç duyulduğunu söylemektedir. Bu nedenle bugünkü küreselleşme sürecini bir “küresel devrim” olarak yorumlamayı tercih etmekte, küreselleşme tanımı da “yeryüzündeki tüm insan toplumuna ilişkin ortak bir bilincin gelişmesi” biçiminde yapmaktadır. 2 Tanımladığı küresel devrim de, yalnız siyasal değil geniş anlamda toplumsal bir devrimdir ve siyasal, ekonomik ve toplumsal ilişkilerde olduğu gibi bunların ulusal ve uluslararası tüm uzantılarında ve de fikirlerde devrim anlamına gelmektedir.

Küreselleşmenin niteliği dışında, ona nasıl bakıldığı da önemli. Görünen o ki, bugünkü küreselleşme hiper-piyasacı veya hiper-küreselleşmeciler dışında genel olarak kuşkuyla karşılanmakta. Hiper-küreselleşmeciler piyasanın ekonomik büyüme, ekonomik büyümenin de toplumsal gelişme getireceği varsayımından yola çıkarak kendi önlerinde birer engel olarak gördükleri ulus-devletlere ve ulusal politikalara karşı adeta savaş açarken, gerçekler hemen her yerde onları yalancı çıkarmaktadır. Küreselleşmeyle birlikte büyüme, gelişme, istihdam yaratılması şöyle dursun, hemen her ülkede ekonomik krizler, işsizliğin ve yoksulluğun artışı gibi gerçekler yaşanmaktadır; Güney Doğu Asya veya Meksika’da olduğu gibi mucize diye sunulan ekonomiler birer birer devrilmektedir. Bu gelişmeler karşısında yalnız genel olarak piyasaya kuşku ile bakanlar arasında değil, piyasacılar arasında bile küreselleşmeye eleştiriler yükselmekte ve küreselleşmenin dönüştürülmesi yolunda düşünceler ortaya çıkmaktadır.

Evet, yalnız ekonomik veya teknolojik değil, siyasal, kültürel ve hukuk açısından da birbirine yakınlaşan bir dünyadan söz edebiliriz, ya da modernite nin iddiaları karşısında kuşku duyabilir, kültürel dönüşümlerin önemine inanabiliriz; ancak küresel düzeyde yaşanan yıkımı da, bunda etkisi bulunan dominant güçleri de görmezlikten gelmek kolay değil. Örneğin birbirine yakınlaştığı, küresel bir köye dönüştüğü söylenilen dünyamızda birbirinden uzaklaşan ve iki kutba bölünen bir gerçeklik de yaşanıyor. Bugün yaşadıklarımızın gösterdiği gibi, dünyanın Kuzey ve Güney ya da Hıristiyan ve Müslüman diye bölünmesi, her iki dünyada ortaya çıkan fundemantalist akımlar, etnik veya dinsel terörün dünyanın bir gerçeği durumuna gelmesine yol açmakta ve bunlar dünyadaki derin ayrılıkların da fay hatlarını oluşturmaktadır. 11 Eylül 2001’deki terörist saldırıyı bunun önemli bir göstergesi olarak yorumlamak mümkün.

Dolayısıyla yaşadığımız küreselleşmenin bugün için çelişkiler, eşitsizlikler, bölünmeler, sosyo-ekonomik sorunlarla sivrildiğini ve ancak bu olumsuzlukları giderek çözümler bulundukça gerçekten bir yakınlaşma ve küreselleşmeden söz edilebileceğini söylemek doğru olur. Bu nedenle de, yaşadığımız küreselleşme evresinin zaafları ve çelişkileri açısından tanımlanması ve irdelenmesi hem haklı hem de gerekli olmaktadır. Birkaç örnek vermek gerekirse, teknolojik gelişmelerin küreselleşmesi, birçok ülke açısından bunların yalnızca tüketimi anlamına gelmekte, bunlara dünyanın her yerinde kolay ulaşılır olması, o ülkelerin teknolojik açıdan gelişmesine hizmet eder görünmemektedir. Teknolojik yakınlaşma dünyanın Kuzey-Güney diye bölünmesini ortadan kaldırmadığı gibi, bu ayrımın daha da derinleşmesinin önüne geçememektedir. Ticaretin serbestleşmesi ya da piyasanın küreselleşmesinin ardından birçok ülkede zincirleme olarak ekonomik krizler yaşandığı, serbestleşen ticaretin birçok ülke için büyüme ve refah değil küçülme ve yoksulluk getirdiği de yadsınamaz. Evet, serbest ticaret büyümeye ve zenginleşmeye hizmet etmektedir, ancak bunun daha çok tek taraflı bir büyüme ve zenginleşme olduğu da görülmektedir. Kültürel yakınlaşma ise, bir yandan bu kültürün giderek “tüketim kültürü” gibi tek boyutlu bir nitelik kazanması tehlikesini içinde barındırmakta, öte yandan Batı kaynaklı bu kültürün kurduğu hegemonya toplumların, bölgelerin ve yeryüzünün dinci, ayırımcı, ulusalcı politikaların tuzağına düşmesini kolaylaştırmaktadır. Dünyanın her yerinde kültürel çoğulculuktan, farklı kültürlerin korunmasından söz edilse de, giderek birçok kültürün bu kültürü yaşamaktan çok folklorik bir niteliğe, bir gösteriye dönüştüğünü de görmek gerekmektedir. Modernite krizi denilen ve ulus devlet ile temsili demokrasinin yetersizlikleri üzerinde odaklanan kriz ise, henüz modernlik aşamasını tamamlamamış birçok ülkede gerçek sorunların görünmesini engelleyen “yapay” krizler yaratılmasına da yol açmaktadır. Örneğin farklılıkların artması, alt-kimlik arayışları ve siyasal yapının yetersizliği gibi sorunlar birçok toplum için geçerlilik taşıyan sorunlar olsalar da, siyasetin ve demokratik hakların gerçekten işlerlik kazanmadığı bu toplumlarda bunların öne çıkarılmasıyla siyasete olan ilgi daha da azalmakta, toplumsal sorunların çözümünde siyaset işe yarar bir araç olmaktan çıkmakta ve sonuç olarak bireyin ve toplumun kendi kaderi açısından etkin bir rol oynayabileceği en önemli alan olan siyasal alan kadükleşmektedir. Bu toplumlarda kimileri için varolmanın tek yolu piyasadan geçmekte ve onlar kendilerine burada bir yer bulmaktadırlar, kimileri için de var olmanın yolu ancak yasadışı yollar, terör ya da aşırı uçlarda yer almakla bulunmaktadır. Gerçekten bir yandan artan küresel ve toplumsal eşitsizlikler varken, öte yandan ne küresel ne de toplumsal düzeyde demokratik hakların ve siyasetin işe yaramadığı görülürken, hem küresel hem de toplumsal düzeyde artan yasadışılıklara ve yayılan terör dalgasına hayret etmemek gerekmektedir. Belki bunlar küresel ve ulusal terörün birincil kaynağı durumunda değillerdir, ancak terörün beslenmesi ve büyümesi açısından başlı başına rol oynadıkları da açıktır. Öte yandan, dünyanın birbirine yakınlaştığı, tek taraflı değil karşılıklı bağımlılığın önem kazandığı, hukukun küreselleştiği, insan haklarının ve hukukun üstünlüğünün uluslararası bir nitelik kazandığı, savaşın değil ekonomi ve ticaretin öne çıktığı gibi söylemlerin ne kadar naif ve göreceli oldukları da ABD’nin Irak’a saldırısıyla bir kez daha ve çok net biçimde ortaya çıkmış bulunmaktadır. Dolayısıyla uluslararası düzeyde karşılıklı saygı ve bağımlılığın öne çıkması, hukuk ve insan haklarının gerçekleşmesi açısından küreselleşmeden söz edilmesi için henüz erken olduğu çok açık.

Bugünkü küreselleşme gerçeği karşısında asıl üzerinde durulması gereken nokta da, insan hakları, hukukun üstünlüğü ve demokrasinin önceliği konusunda gerçekten küresel bir gelişme sağlanmasıdır. Kuşkusuz bugün yaşadığımız küreselleşme süreci, küresel, bölgesel ve toplumsal düzeyde birçok eşitsizliği besler ve büyütürken, bu konularda artan küresel bir duyarlılık ve muhalefetin ortaya çıkması da kaçınılmaz. Yani ayrılıkların ve eşitsizliklerin getirdiği karşıtlıklar da “küreselleşme-karşıtı küresel bir muhalefete” yol açmaktadır. Küreselleşme süreci içinde kapitalist sistemin küreselleşmesi ve yarattığı eşitsizlikler veya Batı kaynaklı kültürün egemenlik kazanması nasıl küreselleşmeye bağlanacak gelişmeler ise, küreselleşme karşıtı birleşmeler ve eylemler de küresel bir nitelik taşımakta, küreselleşmeyi yaygınlaştırmakta ve derinleştirmektedir. Dolayısıyla geri döndürülmesi mümkün olmayan bir süreç içinde olduğumuz gibi, kendi karşıtlığını da içinde barındıran bir süreç yaşamaktayız.

Bu yazı da, özünde, küreselleştirmeyi dönüştürme ihtiyacı ile kaleme alınmıştır. Bu nedenle ilk olarak, küreselleşmenin çeşitli yönleri ve karmaşık karakterini teslim etmekte, fakat yaşadığımız gerçeklikler karşısında küreselleşmeyi kapitalizmin küreselleşmesi noktasından irdelemenin gerekli ve kaçınılmaz olduğu noktasından yola çıkmaktadır. Daha sonra da bu sürecin yarattığı olumsuz sonuçların nasıl dengeleneceği sorusu üzerinde durmakta, getirilen tartışmalara yer vermekte ve bu konuda gerek ulusal düzeyde gerek uluslararası düzeyde işlev görecek siyasetin ve demokratik-siyasal hakların, onların biçim vereceği küresel-toplumsal politikaların vazgeçilmezliği noktasına gelmektedir. Bu nedenle, bugün için yaratılması çok uzak bir olasılık olsa bile, küresel bir toplum düşünülmesini gerekli görmekte, bu noktada da böyle bir toplumun oluşturulmasında Avrupa toplum modelinin alternatif olup olamayacağı tartışmasını yapmayı denemektedir. Tüm bu konular birçok belirsizliğin ve karmaşıklığın söz konusu olduğu konulardır; üzerlerinde fikir yürütmenin de birçok yetersizlik ve zaaf taşıdığını daha baştan kabul etmek gerekir. Ancak küreselleştirmenin dönüştürülmesi gereği ortada olduğuna göre, bu tür denemelerin yapılması da kaçınılmaz görünmekte, bu yazı da böyle bir deneme niteliği taşımaktadır.

Yaşadığımız Küreselleşmenin Öne Çıkan Anlamı: Kapitalizmin Büyüme ve Yaygınlaşma Arayışları
Yarattığı sosyo-ekonomik sonuçlar dikkate alındığında yaşadığımız küreselleşme evresinin, kapitalizmin yeni bir evresi olduğunu kabul etmek gerekir. Daha önce kapitalist ve sosyalist blok olarak ikiye bölünen dünyanın, 1980’lerden sonra tek bir sistemin, liberalizmin ve piyasanın egemenliğini ilan etmesiyle sonlandığını biliyoruz. Her ne kadar bu ilanlarda kapitalist sistem yerine serbest piyasa ekonomisi ve liberalleşme gibi deyimler tercih edilmekte ise de, asıl üstünlüğünü ilân edenin “siyasal liberalizmden” çok sosyalist düzen karşısında kapitalist düzen olduğu çok açıktır. Örneğin 1990 başlarında Fukuyama, liberalizmin zaferini ve dünyayı yönetecek bir “idea” haline geldiğini söyleyerek, insanoğlunun ideolojik evriminin son noktasına ulaştığını söylemekte ve “tarihin sonu”nu ilân etmekten çekinmemektedir. 3 Oysa Doğu Bloku’nun yıkılmasının demokratikleşmenin ve bu anlamda liberalizmin zaferi olup olmadığı hâlâ bilinemezken, ekonomik liberalizmin gerçek bir zaferine dönüştüğü çok açıktır. Öte yandan daha az ideolojik olması açısından tercih edilen serbest piyasa ekonomisinin kapitalist yapı ile ne kadar örtüştüğü kuşkulu olduğu gibi, demokrasi ile kapitalizmin uyumu da tartışmalıdır. Bu nedenle her alanda oluğu gibi, küreselleşme konusunda da benimsenen söylem çok önemli. Günümüzde küreselleşme ile ilgili tartışmalarda, çok zaman daha az ideolojik ve daha yansız görünen piyasa kavramı kullanılmakta ve piyasanın küreselleşmesinden söz edilmekte, bazen de piyasa ve kapitalist yapı aynı anlamda ve birbiri yerine geçecek biçimde kullanılmaktadır.

Bu yazı çerçevesinde de birkaç noktadan benimsenen söylemi ve kullanılan terminolojiyi açıklığa kavuşturmakta yarar var. İlk olarak bu yazı, kapitalist yapı ile serbest piyasayı birbirinden ayrı gerçeklikler olarak görmekten yana. Gerçekten kendi adıma, Braudel’in, ekonomik yapı içinde piyasa ile bu piyasa içinde daha çok tekelci yapı ve aşırı kârlarla oluşan kapitalist yapıyı birbirinden ayırırken oldukça anlamlı bir analize fırsat verdiğini düşünüyorum. 4 Böyle bir yaklaşım, bir yandan olumlu yönleriyle piyasadan vazgeçmeksizin de kapitalist yapıyı ve bugünkü küresel kapitalizmi eleştirmeye ve dönüştürmeye fırsat vermekte, öte yandan Batı Avrupa’da öne çıkan ve kimilerince “sosyal piyasa”, kimilerince “refah kapitalizmi” olarak adlandırılan ve serbest piyasa içinde farklı bir kapitalist sermaye birikimi öngören Avrupa modeli gibi farklı modellerin anlaşılması açısından da işe yaramaktadır. Ayrıca böyle bir ayırım daha gerçekçi ve iyimser olmak açısından da yararlı görünmektedir. Bugün liberal demokrasinin bir dünya sistemi haline geldiğini ilân edenler, aslında mülkiyet hakları ve kâr güdüsü üzerinde odaklanan kapitalizm ile insan haklarının bütünü, daha eşit bölüşüm ve ortak yarar üzerinde durması gereken demokratik işleyiş arasında her zaman ciddi karşıtlıklar olduğunu yadsıyor olabilirler, ancak iyimser bir bakış açısının bugün yaşananalara işte tam bu noktadan bakması gerekmektedir. Siyasal liberalizm, demokratik haklar, etkin bir siyasal katılım her zaman için ulusal düzeyde kapitalizmin ve piyasanın işleyişine müdahale eden araçlar olmuşlardır; olmak durumundadırlar. Bugün de küresel kapitalizme, aslında serbest piyasanın varlığı ve kurumsallaşması açısından da, küresel-toplumsal yararlar üretmesi açısından da siyasal müdahaleler gereklidir; bunlar liberalizmi, demokrasiyi, serbestliği, hatta piyasayı gerileten değil, tam aksine işler kılan müdahaleler olacaktır.

İkinci olarak, serbest piyasa kavramı her zaman tartışmalı bir kavramdır ve herhangi bir piyasanın ne kadar serbest ve rekabete açık olduğu, ne kadar bazı güçlerin etki ve müdahalesine maruz kaldığı kuşkuları her zaman gündemdedir. Bugün piyasanın küresel işleyişi açısından ise, çok daha büyük kuşkular söz konusudur. Örneğin bugün küresel düzeyde serbest bir piyasadan söz edebilmek için, piyasanın serbestliğini sağlayacak asgari düzeyde bir kurumsallaşma yoktur, gerçek bir rekabetten söz etmek mümkün değildir. Ulusal düzeyde gümrük duvarlarının kalkması veya koruyucu politikalara izin verilmemesi gibi uygulamaların serbest piyasadan söz etmek için yeterli olmadığı ortadadır. Güya malların, hizmetlerin, sermayenin serbest dolaşımından söz ediliyor; oysa gerçekte bir yanda aşırı güçlenmiş bir küresel sermaye ile öte yanda birçok açıdan gücünü yitirmiş ulusal ekonomiler veya iş bulamama, işini yitirme tehditi altındaki ücretliler arasındaki dengesizlik aşırı düzeyde. Bir yanda en temel sorunlarına bile çözüm üretemeyen küçük ekonomiler, öte yandan askeri anlamda, teknolojik anlamda dünyanın gidişatını belirleyen küresel şirketler. Kısacası, klasik iktisatın tasavvur ettiği serbest piyasa gerçekte hiçbir yerde ve hiç bir zaman var olmadığı gibi, küresel düzeyde hiç söz konusu değildir. Dolayısıyla, piyasanın serbestliği konusunda bugün ulusal ölçekli işleyişine göre çok daha fazla kuşkular var.

Piyasanın işleyişine yönelen müdahalenin müdahaleyi yapan çevrelerin çıkarına hizmet ettiği de açık; geçmişte ülkelere göre içeriği ve yönü değişse de özünde ulusal çıkarlara hizmet amacını taşıyan müdahaleler söz konusu iken, bugün küresel sermayenin çıkarlarını korumak gibi öncelikler birinci sırayı almaktadır. Kısacası bugün serbest denilen küresel piyasanın işleyişinde bir yandan Uluslararası Para Fonu (IMF), Dünya Bankası (WB), Dünya Ticaret Örgütü (WTO) gibi uluslararası kuruluşların, öte yandan büyük sermaye ve küresel şirketlerin etki ve müdahalesi öne çıkmaktadır; onlara bu gücü verenin de dengesizlikler, yani borçlu ülkelerle iş bulma gereksinimi içindeki kitlelerin zorunlululukları olduğunu söylemek yanlış olmaz. Dolayısıyla bugün değişen, bir anlamda müdahalenin kaynağı olmuştur; ulus devletler ve ulusal politikalardan gelen müdahale yerine şimdi devreye uluslararası güç ve çevrelerden gelen müdahaleler girmektedir.

Kısacası sormak gerekir; küresel şirketlerin ve küresel sermaye çevrelerinin birçok gelişmekte olan ülkenin gücünü çok aştığı bir dünyada, bu ülkelerin kendi ulusal politikalarını uygulamak yerine ekonomik, askeri ve siyasal bağımlılıkları nedeniyle kendilerine dikte edilen politikalara uygulamak zorunda bırakıldığı koşullarda gerçekte serbest olan nedir? Yatırım kararlarının veya sermaye hareketlerinin birçok ülkenin kaderini belirlediği, yapay bollukların ve kaçınılmaz krizlerin yaşandığı dünyamızda serbestlik ne anlama gelmektedir? Böyle bir dünyada serbestliğin, daha çok ulusal müdahalenin azalması anlamında sermaye açısından söz konusu olduğunu, sermaye peşindeki devletler veya şirketler, iş arayan kitleler açısından ise zorunluluk ve bağımlılığın arttığını söylemek yanlış olur mu? Gerçekten küresel ve ulusal düzeyde üretici güçler arasında böylesine dengesizlik varken, aslında bir taraftaki serbestlik öteki tarafta zorunluluk anlamına gelmektedir. Bu nedenle yaşadığımız sürece serbest piyasa kavramını yakıştırmak yerine, farklı bir yerden bakarak “zorunluluklar-dayatmalar piyasası” demek de mümkündür. Her ikisi de doğruluk açısından pek farklı olmamakta, aynı gerçeğin iki farklı bakış açısından iki farklı ideoloji içinde yorumlanması anlamını taşımaktadır. Bu nedenle, bugün ekonomik anlamdaki küreselleşmeyi serbest piyasanın yaygınlaşması olarak görmek yerine, eşitsizliklere ve katmanlara dayalı olarak yayılan ve derinleşen kapitalist yapının genişlemesi olarak yorumlamak, yaşadığımız serbesti-zorunluluk ikilemini anlamak açısından daha işlevsel. Piyasanın dengeleri kurulmamışken, piyasaya toplumsal ve küresel bir boyut kazandırılamamışken, bu yolda toplumsal düzeyde varolan kurumlar ve mekanizmalar bile çökertilirken toplumsal ve küresel boyutları olması gereken bir ekonomiden, bu anlamda serbest bir piyasadan söz edilemez; ancak vatansız, milliyetsiz, toplumsuz olmakta bir sakınca görmeyen kapitalizmin küresel çapta büyüdüğü ve derinleştiğini söylemek yanlış olmaz.

Kapitalizmin gelişmesini ve büyüme ihtiyacını, ne geçmiş ne de bugün için teknolojik gelişmelerden ayrı düşünmek mümkün değil. Bugün de dünyanın “küresel bir köye” ve pazarın da “küresel bir piyasaya” dönüşmesinin arkasındaki asıl güç teknolojideki gelişmelerdir, ancak bu gücü kullanan da hızını bu gelişmelerden alan sermaye ve onun büyüme ve daha hızlı sermaye birikimine ulaşma ihtiyacıdır. Gerçekten özellikle teknolojik gelişmeye bağlı olarak ortaya çıkan üretimdeki hızlı artış ve bazı yeni ülkelerin endüstri malı üreten ve satan ülkeler (yeni endüstrileşen ülkeler) durumuna gelmesi nedeniyle, gelişmiş dünya 1970 ortalarında ciddi büyüyememe sorunuyla ve krizlerle karşılaştığını görüyoruz. Mandel bu önemli gerçeği şöyle ifade etmektedir; “Kapitalist ekonomik kriz daima fazla mal üretiminden kaynaklanan krizdir”; ya da fazla üretim, malların, “mevcut satın alma gücünün satın alabileceğinden daha fazla üretilmiş olması anlamına gelmektedir”. 5 Bu nedenle bugün gelişmiş ekonomiler için hem pazarın büyümesi ve küreselleşen bir hacim kazanması önemlidir, hem de kredilerle ve borçlarla da olsa satın alma gücünün sürekli arttırılması gerekmektedir. İşte gelişmiş dünyanın 1970’lerdeki krizi nedeniyledir ki, 1945 sonrasında ve Bretton Woods (1944) anlaşmasının ulusal devletlere belirli bir otonomi bırakan sistemi içinde ulusal paranın korunması ve ithal ikameci politikalarla ulusal kalkınmanın sağlanması gibi önceliklerden dış pazara açık büyüme eksenli bir ekonomi anlayışına geçilmesi gerekli olmuştur. Bu nedenle ulusal devlet ve ulusal politikalara yer veren Keynesyen ekonomi politikalarında vazgeçilmekte, küresel istikrar ve büyüme adına ulusal istikrar ve büyümeden vazgeçilmektedir. Dünyaya, özellikle gelişmekte olan ülkelere, IMF, Dünya Bankası ve ABD Hazinesi arasında belirlenen ve “Washington Uzlaşması” olarak adlandırılan uzlaşmaya göre yeniden çeki düzen verilmektedir. Bu nedenle 1980 sonrasında gelişmekte olan ülkelerin bütçeleri büyük ölçüde denetim altına alınmakta, korumacı politikalar kalkmakta, dış ticaret teşvik edilmekte, para piyasaları serbestleştirilmekte, iç pazar ve talep yönlü politikalardan dış pazar ve arz yönlü politikalara, kısacası neo-liberal politikalara geçmek için ne gerekilirse yapılmaktadır.

Açıktır ki, geçmişte de teknolojiye de piyasaya da biçim veren büyük ölçüde kapitalist yapı ve onun öncelikleri olmuştur. Ancak, özellikle İkinci Dünya savaşı sonrasında ulusal sınırlar içinde ve her ülkede piyasanın rekabete açılması ve serbestliğin sağlanması açısından da, ekonomik işleyişin sermaye birikimi kadar sosyal refah üretebilecek bir işleyişe kavuşabilmesi açısından da siyasal bir müdahale gerektiği genellikle kabul edilmiş ve ülkelere göre değişen ölçülerde de olsa her ülkede ulusal siyasetin ekonomiyi etkileme gücü kullanılmıştır. Endüstrileşme sonrası 19. yüzyılın belirli bir dönemi dışında, “bırakınız yapsıncı-bırakınız geçsinci” bir piyasa anlayışı hiçbir yerde hayat bulmamıştır. Onun da ardından sefalet, bunalım ve savaşlar getirdiği bilinmektedir. Dolayısıyla aslında piyasanın görünmez eli, müdahale olmaksızın, hiç bir yerde gelişme ve uzlaşma yaratmadığı gibi, toplumun çoğunluğu açısından yarar üretecek biçimde de işlememiş ve her yerde az ya da çok siyasal müdahale ile sosyal amaçlara hizmet eder bir işleyiş sağlanmıştır. Batı Avrupa’da öne çıkan “sosyal piyasa ekonomisi” de, siyasetin sosyal refah açısından çok daha etkin bir biçimde kullanıldığı bir model olmakta ve bu siyasal müdahalelerin piyasayı da kapitalist yapıyı da dünyanın öteki bölgelerindeki uygulamalara göre epeyce farklılaştırdığı görülmektedir. Kapitalizm az ya da çok, şöyle veya böyle “sosyalleşirken”, aslında demokratik haklar kapitalist birikime sınırlar getirmekte ve aslında piyasanın işlerliği ve serbestliğini mümkün kılmaktadır.

Oysa şimdi küresel sermaye yaygınlaşmak, derinleşmek isterken, siyasal yapının da piyasanın da yeterince kurumsallaşmadığı ve ciddi yapısal yetersizlikler taşıdığı ülke ve bölgelere doğru hamle yapmış durumdadır ve bu yetersizliklerin yarattığı fırsatları kullanmaktadır Bu ülkeler ne ekonomik gereksinimleri ne de zayıf toplumsal-siyasal alt-yapıları nedeniyle sermayenin önceliklerine karşı koyacak veya onu sınırlayıp denetleyecek güce sahiptirler; bu nedenle ekonomik krizler yaşasalar da vahşi bir kapitalizmin yeşermesi için uygun koşullar sunmaktadırlar. Bu süreç içinde bir yandan merkez-çevre ikilemi büyümekte ve merkez ülkeler diğerlerinden hızla uzaklaşmaktadır, öte yandan çevre ülkeler birbirleriyle kıyasıya rekabet etmektedir ve her ne kadar umutlar durmadan pompalansa da herhangi bir çevre ülkesinin merkeze yaklaşması ve kendisini kurtaracak bir yörüngeye oturması pek mümkün görünmemektedir. Bu nedenle bu ülkelerde kapitalizmi az ya da çok “sosyalleştirecek” koşullar ortaya çıkamadığı gibi, gerçek bir piyasa ekonomisini kurumsallaştıracak güçler de oluşamamaktadır; ortada yalnızca küresel kapitalizmin kuralları ve işleyişi görünmektedir. Bu nedenle ekonomik boyutlarıyla bugün yaşanan küreselleşme süreci, bir yanında serbesti öte yanında zorunluluk bulunan bir “serbesti-zorunluluk”ekonomisidir; bu ikilemin veya ilişkinin biçimlendirdiği bir işleyiş yaşamaktadır. Bu yapıyı ve işleyişi de serbest piyasa kavramıyla değil, olsa olsa katmanlaşan ve dengesizleşen kapitalist yapıyla anlatmak mümkün olur.

Küreselleşen Dünya, Artan Sosyo-Ekonomik Karşıtlıklar
Küreselleşen kapitalizmin bugünkü sosyo-ekonomik sonuçlarını, bir yandan durmadan büyüyen bir zenginlik, öte yandan artan işssizlik ve yoksulluk; bir yanda üretimin ve tüketimin hem küreselleşmesi hem inanılmaz boyutlar kazanması, öte yanda büyük kitleler için en temel ihtiyaçların bile karşılanamaması; bir yanda piyasaya gerçek anlamının dışında adeta mucizevi bir nitelik kazandırılması, öte yandan kitlelerin ellerindeki tek araçtan, siyasetten soğuyup uzaklaşmaları gibi birkaç çarpıcı gerçekle anlatmak hiç yanlış olmaz. Ekonomik açıdan birkaç somut örnek vermek gerekirse şunları hatırlayabiliriz. Örneğin 1985-1994 arasında dünya ticaret hacminin dünya hasılasındaki artış oranının iki katı büyüdüğünü görüyoruz. 6Toplam direkt yurtdışı yatırımların dünya hasılası içindeki payının 1980-1994 arasında ikiye katlandığını ve daha da önemlisi günlük sermaye dolaşımının, 1980 ortalarında 200 milyar iken, 1990 ortalarında 1.2 trilyon dolara ulaştığını öğreniyoruz. 7 Buna bağlı olarak hemen her ülkede yatırımcı sermayeden çok finansal sermayenin, reel sektörden çok mali sektörün büyümesi gibi gerçekliklerle karşılaşıyoruz: Örneğin 1983-1987 arasında gelişmekte olan ülkelerin dünya direkt yatırımlarından aldığı pay % 24’den %32’ye çıkarken, tahvil ve bono akışları çok daha hızla büyüyerek 1983’de dünya hasılası içindeki % 0,5’lik payını 1989’da %2’ye, 1996’da %4’e çıkarmıştır. 8Bu nedenle de ABD’de sermaye piyasasının değeri 1989-1997 arasında üç kat büyümüş, 1991-1996 arasında Amerikalıların net finansal varlıklarının 5.5 trilyon dolar artması gerçekleşmiştir. 9 Bu büyüme kuşkusuz şirket büyümeleri ve şirketlerin çok uluslu olmasının ötesinde ulusötesi (transnational) bir nitelik kazanmaları gibi gelişmelerle birlikte gerçekleşmektedir. Küresel piyasada artık dünya piyasasını elinde tutan küresel şirketler veya şirket imparatorlukları vardır. Ve onlar için gerçekten artan fırsatlar ve artan serbestlik söz konusudur.

Genel olarak küreselleşmenin bölgesel eşitsizlikleri arttıran ve derinleştiren, küresel düzeyde çevresel sorunları genişleten, emek açısından kazanılmış sosyal hak taleplerinden geri adım atılmasına yol açan etkileri konusunda söylenecek çok şey bulunduğu bir gerçek. Örneğin küreselleşmenin baş aktörlerinden biri konumundaki Dünya Bankası, artan dünya ticaretine karşın gelişmiş ve gelişmekte olan bölgeler arasında varolan eşitsizliğin kapanmak şöyle dursun durmadan arttığına işaret etmekte ve en fakir ile en zengin ülkeler arasında kişi başına düşen gelir açısından varolan farkın, 1970 ile 1985 arasında altı kat daha arttığını söylemektedir. 10 Öte yandan küreselleşmeye uyum sağlamaya ve ekonomilerini dışa açmaya çalışan ülkelerde büyüme ve istikrarın da garanti olmadığı görülmektedir, hatta ekonomik krizler daha garantilidir denilebilir. Uluslararası kuruluşlar bunları o ülke yönetimlerinin yetersizlikleri veya toplumsal kaynakların sınırlılığı ile açıklasa da, krizlerin önemli bir nedeninin de, ulusal-toplumsal ihtiyaçların dikkate alınmaması ve ulusal politikaların çökertilmesi olduğu açıktır. Örneğin Dünya Bankası Başkan Yardımcılığını yapmış Stiglitz’e göre, asıl sorun küreselleşme değil küreselleşmenin nasıl idare edildiği; bu açıdan da sorunun önemli bir kısmı, en başta IMF olmak üzere uluslararası ekonomik kuruluşların oyunun kurallarını, çoğunlukla gelişmekte olan ülkelerin değil, daha gelişmiş sanayi ülkelerinin (ve bu ülkelerdeki özel çıkar sahiplerinin) çıkarlarına hizmet edecek şekilde koymaları. 11 Gerçekten de birçok ülke örneğin in de gösterdiği gibi, gelişmekte olan ülkeler için artık ne büyüme garantidir, ne de ekonomik ve sosyal istikrar. Örneğin çok bilinen ve çeşitli yorumlara yol açan Asya krizi gibi krizlerin yanısıra 1980’den buyana 100’den fazla gelişmekte olan ülkede ciddi bankacılık krizi yaşandığı ve Meksika’nın 1995’deki krizde bankacılık sisteminin çökmesiyle ulusal gelirin % 12’sini bulan bir maliyetle karşılaştığı belirtilmektedir. 12 Ancak borçların ödenmesi ve banka mevduatları garanti altındadır. Bu nedenle bugün gelinen noktada “bankacılar için sosyalizm” lafları gündeme gelmektedir. 13 Türkiye’de de Kasım 2000 ve Şubat 2001 krizlerinden sonra 12 milyar dolayındaki batık kredilerin yükü toplumun sırtına binmiş durumdadır. Borçlarımız artıyor, sürekli tasarruf yapmamız isteniyor, bu miktarda bir parayı alıp götürenlerden bunu geri almak ise, bir türlü mümkün olamıyor. Gelir dağılımının bozulması, işsizliğin artması, alım gücünün ve refahın azalması gibi sorunlara karşı ekonomik büyümenin beklenmesinden başka bir çözüm önerilememektedir. Ancak gelişmekte olan ülkelerde ödenen bunca faturaya karşın, reel üretim artışının ve ekonomik büyümenin pek de mümkün olmadığı da görülmektedir. Örneğin bugün dünyanın zengin % 20’lik nüfusu üretimin % 85’ine sahiptir, buna karşın geri kalan dünyada yoksulluk durmadan artmaktadır; örneğin dünyada günde bir dolar veya onun da altında bir gelirle yaşayan ve mutlak yoksul sayılan insan sayısı 1987’de 1.2 milyar iken, günümüzde bu sayı 1.5 milyara yükselmiştir ve 2015 yılında 2 milyara yaklaşması beklenmektedir. 14 Oysa bu dönemde zengin ülkelerin ulusal gelirleri de kişi başına düşen gelirleri de durmadan artmış, örneğin ortalama olarak 1970’lerde kişi başına düşen gelir 10. 000 dolar dolayında iken, 1990 sonlarında 24.000 dolar dolayına yükselmiştir 15

Öte yandan yaşadığımız küreselleşme sürecinin ulusal devletler ve siyaset üzerindeki etkileri de oldukça ilginçtir. Bir yandan ulusal devletlerin özellikle gelişmekte olan ülkelerde ekonomik ve siyasal etkinliğinin azalması ya da zorlanması, IMF, Dünya bankası gibi ulusötesi kuruluşların veya küresel şirketlerin isteklerine “uyum ajansı” gibi çalışması gibi çarpıcı gerçeklikler yaşanmaktadır. Öte yandan küresel sermayenin artan hareket kabiliyeti nedeniyle sermaye ulusal-devletlerden artık eskisine göre çok daha fazla destekleyici koşullar istemekte, aksi halde ülkeden kaçmak ya da gelmemek gibi tehditler kullanmaktadır. Dünya ölçeğinde yaratılan sermayenin % 70’i gelişmiş ülkelerde kullanılırken, geri kalan % 30’u için de gelişmekte olan ülkeler arasında büyük rekabet yaşanmakta, bu nedenle bu tehditler oldukça büyük bir gerçeklik taşımaktadır. Yabancı sermaye, bu nedenle, istikrar, güven ve büyüme garantisi dışında çabuk ve kolay kâr elde etmesini sağlayacak herhangi bir koşulu istemekte hiç zorlanmamaktadır. Üçüncü bir gelişme de, artan kamu borçlarının finansal sermaye için en büyük kâr sağlayan bir alan yaratması, günümüzde mali sermayenin durmadan büyüyüp güçlenmesidir. Özetle, küresel sermayenin artan serbestliği, sermaye gereksini içinde veya borçlu durumdaki ülkelerin mahkûmiyeti anlamına gelmektedir. Bu ülkeler, artan borç ve faiz ödemeleri nedeniyle toplum hayrına bir iş göremezken, küresel sermayenin serbestliğini, ulusal ve toplumsal bağlardan kopmasını kolaylaştıran ajanlara dönüşmektedirler.

Geçmişten bu yana kapitalizmin gelişme süreçlerine baktığımızda devletin sürekli olarak sermaye birikimini destekleyici bir rol oynadığı açıkça görülüyor. 20. Yüzyılda da devletler, devletten devlete uzanan ekonomik yardımlarla, silahlanma yarışı ve askeri örgütlerle, araştırma-geliştirme yatırımlarıyla, önce soğuk savaşın gerekleri sonra dışa açık büyüme politikalarıyla, kredi ve borç sağlayan kurumların oluşturulmasıyla, kısacası birçok yolla ekonomik büyümenin de, sermaye hareketliliğinin de, küreselleşmenin de başlıca aktörleri olarak görünüyorlar. 16 Ancak gelişmiş ekonomilerde devletin desteği ile gelişmekte olan ülkelerdeki destek ve yarattığı sonuçlar oldukça farklılaşıyor. Gelişmiş ülkelerde devletler, teknolojik üstünlüğü korumak, kâr getirici alanların önünü açmak, sermayenin uluslararası işleyişini kolaylaştırmak ve bu arenada onun güvenliğini sağlamak gibi işlevler üstlenirken, böylece ulusal-toplumsal gelişmeleri için gereken büyümeyi de sağlamaktadırlar. Onlar hem ekonomik gelişmişliklerinin, hem de az ya da çok bütünleşmiş ve siyasal-toplumsal denetim altına alınmış bir ekonomik yapının çıktılarını paylaşmaktalar. Oysa gelişmekte olan ülkelerde sermayeye birikimi zaten çok zaman ulusal sınırlar içinde kalmamakta ve toplumsal gelişmenin sağlanmasına hizmet edememektedir. Bu ülkeler bir yandan yabancı sermaye girişini kolaylaştırmak (mal ve finans piyasalarındaki serbesti, serbest bölgeler, yüksek faizler, aşırı mevduat garantileri, özelleştirme gibi uygulamalarla), öte yandan sermaye kârlarını arttırmak (bilinen uyum politikaları ve ücretlilerin istemlerini bastırmak) gibi işlevlere ağırlık vermekte, tüm bunlar kolay ve hızlı kârlar peşindeki küresel sermayenin büyümesine yararken, içerde ekonomik büyümenin ve toplumsal gelişmenin sağlanması açısından pek de işe yaramamaktadır. Öte yandan gelişmekte olan ülkelerin durmadan büyüyen borç sarmalı da küreselleşme sürecinde uluslararası sermaye için büyük getiri sağlarken, ulusal-toplumsal politikaların kaynağını kurutmaktadır. Örneğin Türkiye’de yeni büyümekte olan menkul kıymetler borsasına bakmak bile devletin yabancı sermayeye nasıl yüksek kârlar sağladığı konusunda bir fikir vermektedir. 1999 yılı başında yabancı yatırımcıların borsada 3.5 milyar dolar düzeyinde bir yatırımı varken, 1999 sonu ve 2000 yılı başında yaklaşık 2 milyar doları satarak yurtdışına çıkartmışlardır; buna karşın aynı dönemde hâlâ borsada 13 milyar doların üzerinde hisse senetleri olduğu görülmektedir; yani bu yatırımlar onlara yıllık ortalama % 78 kazanç sağlamış bulunmaktadır. 17Ancak bu kazancın, öte taraf, yani toplum açısından bir faturası olduğunu da, artan borç stoku ve artan bağımlılıkla görüyoruz. Türkiye’de kamu kesiminin toplam borç stokunun net olarak GSMH’ya oranı 1990 yılında % 29 iken, bu oran 1999 yılında % 61”e ulaşmıştır, % 6 olan net iç borç stoku da % 42’ye ulaşmıştır; böylece 1990 yılında toplanan her 100 liralık vergi gelirinin 32 lirası faiz ödemek için kullanılırken, 1999 yılında bu rakam 72 liraya çıkmıştır. 18

Kuşkusuz gelişmekte olan ülkelerdeki sorunları tartışırken, bu ülkelerin yapısal özelliklerinden, ulusal politikaların öne çıkması, toplumsal güç dengelerinin oluşması, demokrasinin zenginleşmesi ve yaygınlaşması açısından siyasal/sosyal/ekonomik yetersizliklerinden de söz etmek gerekir. Gerçekten bu ülkelerde devleti ve ulusal politikaları zaafa uğratan içsel faktörlerin önemi göz ardı edilemez; ancak küreselleşmenin bu koşulları daha da kötüleştiren etkilerini de gözden ırak etmemek gerek. Örneğin bu ülkelerde insan hakları ve hukukun üstünlüğü konusunda ortaya çıkan sorunlar, yeni kimlik arayışlarının ortaya çıkması gibi kültürel değişimler, demokratik mekanizma ve süreçlerin taşıdığı yetersizlikler gibi birçok olgunun kuşkusuz siyasal/toplumsal/kültürel yapıyla ilgisi vardır. Ancak bunlara yeterli yanıtlar bulunamasının arkasında da yapısal yetersizliklerin yanısıra dışsal baskıların etkisi büyüktür. Örneğin Türkiye’de Kürt kimliğinin, İslamcı kimliğin öne çıkması, bunlar karşısında milliyetçi akımların güç kazanması gibi birçok gelişme modernleşme sancılarını arttırır ve demokratikleşme sorunları yaratırken, ekonomik darboğazların tüm bu yapısal sorunları daha da derinleştirdiği bir gerçektir. Sonuç olarak hem bu ülkelerde küreselleşmenin getirdiği siyasal/toplumsal çözülmeler ile modernleşmenin sancıları bir arada yaşanmakta ve her ikisi birbirinin etkisini çoğaltmaktadır, hem de ekonomik baskılar nedeniyle çok zaman toplumsal ve kültürel sorunlara sıra gelmemekte, zaten bunlar için ayrılması gereken zaman, enerji ve kaynak bir türlü bulunamamaktadır. Görünen o ki, gelişmekte olan tüm ülkelerde bir yandan yolsuzlukların olağanlaşması, öte yandan kayıtdışı ekonominin büyümesi, bir yandan da reel sektörden çok finansal sektörün büyümesi gibi ekonomik sorunlarla, siyaset ve demokrasinin etkinlik kaybı, tüm toplumsal kurumlara karşı güvensizliğin artması gibi siyasal sorunlar bir arada yaşanmakta ve krizler hiç eksik olmamaktadır.

Sonuç olarak ekonomik ve toplumsal sorunları artan bu ülkelerde, aslında kaybeden de her zaman demokratik gelişme olmaktadır. Çünkü ulusal siyasetin gerilemesiyle demokratik taleplerin ulusal politikalara dönüşmesinin de yolu tıkanmaktadır. Küreselleşme özgürlük ve demokrasinin önünü açmamakta, tam aksine dayatmaları arttırmaktadır. Küreselleşme iddia edildiği gibi ulus devletin hegemonyasını geriletmemekte, Stiglitz’in dediği gibi, “çok zaman ulusal elit tabakanın diktatörlükleri yerine yeni uluslararası finans diktatörlükleri” getirmektedir; 19 ya da küreselleşme süreci içinde egemenlerin veya diktatörlerin sayısı çoğalmaktadır da diyebiliriz. Kısacası devletin zaafları, siyasetin zaafa uğraması, demokrasinin gözden düşmesi gibi bu ülkelerde modernleşmenin getirdiği sorunların, yalnız kültürel değişimlerle değil ekonomiyle, yani küreselleşen kapitalizmle de ilgili olduğunu görmek ve onun etkisiyle çözümsüzlüklerin arttığını kabul etmek gerekmektedir.

Öte yandan küreselleşmenin mağdurları arasında yalnız gelişmekte olan ülkeler yer almıyor; hemen her ülkedeki ücretliler de kapitalizmin ve piyasanın küreselleşmesinin getirdiği tehditler ve baskılarla karşı karşıya. Sermayenin ulus devletler karşısında artan gücü gibi, ücretliler ve sendikalar karşısında da giderek daha bağımsızlaşan bir sermaye hareketliliği ile karşı karşıyayız. Emekten istenilen tüm tavizler için öne sürülen tek gerekçe de uluslararası rekabetin artışı. Böylece artan rekabet hemen her ülkede ücretlilerin kazanılmış hakları üzerinde baskı yaratmakta ve gerilemelere yol açmakta, sonuç olarak, küçük bir çekirdek işgücü dışında, tüm ücretlilerin çalışma koşullarında ciddi bir kuralsızlaşma, esnekleşme, enformelleşme, standartsızlaşma, örgütsüzleşme gibi olumsuz sonuçlar ortaya çıkmaktadır. Gelişmiş ekonomilerde bile işsizlik artar ve sendikalaşma gerilerken, toplu pazarlıklarda da tavizler istenmekte ve kazanılmış hakları korumak giderek zorlaşmaktadır. Bugün yaşandığı gibi zengin ülkelerde de niteliksiz işgücünün ücretleri aşağıya inmekte, kuralsızlaşma yayılmakta, işssizlik artmakta, iş güvencesini sağlamak giderek zorlaşmakta, örgütlülük gerilemekte, vs. Ücretliler açısından “küreselleşmenin getirdiği olumsuzluklar çok yönlüdür ve ücretlilerin bu olumsuzlukların gidermek açısından kullanacağı ekonomik pazarlık (toplu pazarlıklar) ve siyasal pazarlık (siyasetin çeşitli düzeylerde ve çeşitli biçimlerde etkin biçimde kullanılması) gibi iki temel aracın gerilemekte olduğu da bir gerçektir. Ücretlilerin sorunları ve mücadele araçları konusunda söylenecek çok şey var; bu çalışma da küreselleşmenin getirdiği sorunlar karşısında genel olarak siyasetin bir araç olarak önemi ve gerekliliği üzerinde odaklanmakta.

Sonuç olarak, küreselleşen kapitalizm karşısında aslında gerileyenin ulus devlet değil ulusal siyaset olduğu, devletin en başta ücretliler olmak üzere toplumun zayıf kesimleri ve toplumsal eşitsizlikleri karşısında uyguladığı sosyal politikaları uygulayamaz duruma düştüğü görülmekte. Bu nedenle İkinci Dünya savaşı sonrasında ekonomi ve siyaseti ulusal düzeyde dengeleyen demokratik hakları ve bu yoldaki örgütlenmeleri yeniden gündeme getirmek ve bu anlamda yeniden siyaseti etkinleştirmekten başka çıkar yol görünmüyor. Bu nedenle, Batı Avrupa toplum modeli ve bu modelde siyasetin kazandığı anlam ve etkinlik dikkat çekici. Bu ülkeler, İkinci Dünya Savaşı sonrasında benim “liberal-sosyal sentez” diye adlandırdığım bir model veya gelenek içinde kapitalizm ile demokrasiyi, emek ile sermayeyi büyük ölçüde uzlaştırmayı başarmışlardır. Bunun için de öncelikle demokratik hakların ve siyasetin çatışan çıkarları uzlaştırma aracı olarak kurumsallaştığını, yani kapitalist ekonomik yapı korunsa da onun karşısına etkin bir demokratik işleyiş çıkarıldığını, ekonomik-toplumsal çatışmaların çözümünün büyük ölçüde siyasal yapıya ve devletin sosyal politikalarına devredildiğini görüyoruz. Bu çerçevede biçimlenen ve işleyen siyaset nedeniyle kapitalist ekonominin de az ya da çok “sosyalleşmek” durumunda kaldığı gibi bir sonuçla karşılaşıyoruz.

Oysa küreselleşme ve neo-liberalizm ulus devlete saldırıken aslında asıl derdi devletin sosyal nitelikleri olduğundan, böylesi bir gelişme ve kurumsallaşmayı gerçekleştirememiş ülkelerde devletin ve siyasetin toplum açısından böylesi bir işlev görmesinin de önünü tıkamaktadır. Tam aksine bu ülkelerde ekonomik sistem küresel bir düzeye kayar, siyaset ve yönetsel-hukuksal sistemler işlev yitirirken bırakınız küresel ekonomik işleyişi, ulusal ekonomik politikaları ve makro dengeleri denetimi altına alacak bir güçten söz etmek imkânı kalmamaktadır. Bunun sonucunda da birçok ülkede siyasetin tıkanıklıklarından ve artık siyasetin gözden düştüğü bir “siyaset karşıtı (anti-politics)” dönem yaşandığından söz edilmektedir. 20 Gerçekten, siyaset bir yandan toplumsal sorunları çözmek açısından etkinliğini yitirmekte, öte yandan varolan yetersizlikleri içinde toplumdaki farklılıkları temsil etme özelliği azalmakta ve önemli bir işlev kaybına uğramaktadır. Dolayısıyla siyasettin tıkandığından söz etmenin haklı gerekçeleri bulunmaktadır.

Bu durumda hem küresel açıdan, hem de özellikle gelişmekte olan ülkeler açısından iki önemli soru ve sorun alanı ortaya çıkmaktadır. Birinci sorun, küresel ve ulusal düzeyde siyasetten, yönetsel-hukuk sistemden adeta kopan ve bağımsızlaşan ekonomik işleyişle ilgilidir. Bugün, aslında kendi işleyişi açısından da, ortaya koyduğu çıktılar açısından da küresel-toplumsal bir sistemin parçası olması gereken ekonomi bu bağlardan kopmakta, bu kopuş nedeniyle de aslında kendi meşruiyetini de yitirmektedir. Yani kısıtlı bir çıkar çevresi adına ve tehlikeli bir işleyişe doğru yol alan bu sistemin serbest bir piyasa değil, “serbesti-zorunluluk” ikilemi içinde denetimsizce işleyen “vahşi bir kapitalizm” olduğunu görmek, bu işleyişin insanlığın kendi gelişmesi içinde kazanılmış haklar, meşruiyet ve ahlak anlayışı açısından da bir gerileme olduğunu kabul etmek gerekmektedir. Ancak, bakış açısı ve söylemi insan hakları zemini üzerine kurulmuş bir meşruiyet tartışması yapmak bize çözümün ipuçlarını da verebilecek gibi görünmektedir. İkinci sorun da, bu denetimsiz ekonomik işleyişi nasıl küresel ve toplumsal bütünün bir parçası yapabileceğimizle ilgilidir. Küresel kapitalizmin bugün yararlandığı “serbesti-zorunluluk” ikilemi ve bunun yol açtığı dengesizlikler, yeryüzünün bütünü, tüm insanlığın ve tüm toplumların yararlarını gözetecek biçimde nasıl dengelenebilir? Bu yeniden biçimlenişde rol oynayacak güçler, aktörler kimlerdir? Bu soruların yanıtlarını bulmak kolay değil. Bu konularda bazı tartışmalar yapılmakta ve belki ortaya küresel bir muhalefetin ilk izleri çıkmaktadır, ancak yolun başında olduğumuz bir gerçek. Yine de, nasıl yapılacağı ve gerçekleştirileceği ayrı ve önemli bir konu olmakla birlikte, bir muhalefetin varlığı ve dönüştürme isteği başlı başına önem taşımakta. Gerçekten geldiğimiz noktada insanlık ve uygarlık adına kazanımlarımızın yitirilmesi değil geliştirilmesi önemli. Bu nedenle de küreselleşmeyi dönüştürme yönündeki tartışmalar çok gerekli, onlara kısaca bir göz atmakta da yarar var.

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Please log in using one of these methods to post your comment:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: