Archive for the ‘Felsefe’ Category

ESKİ İNANÇLARIN GÜNCEL YANSIMALARI

Engin Bellisan

GİRİŞ

Bu çalışma, semavi dinler denilen (kitaplı) Musevilik, Hıristiyanlık ve Müslümanlık dinleri ile eski inanç sistemleri ve evrenin sırlarını inceleyen hermetizm, kabbala, epifani ve tasavvufun kaynağı olduğu ileri sürülen Eski Türk Dini ve Şamanizmin günümüzdeki etki ve yansımalarının özetidir.

I ve II. Bölümde bilimsel veriler açısından Şamanizm ve Eski Türklerde İnanç Sistemi, III. Bölümde ( bir diğerinden ayrı olmadığı varsayımıyla ) ilk iki bölümün ezoterik bir bakış açısıyla yorumu ve semavi dinler üzerindeki etkisi, IV. Bölümde ise Eski Türk İnanç Sisteminin günümüzdeki yansımaları yer almaktadır. Asıl konumuz olan IV. Bölümün iyi anlaşılabilmesi için, ilk üç bölüme yer verilmesi gerekli görülmüştür. Okumaya devam et

Reklamlar

TARİH VE BİLİM FELSEFESİ ARASINDAKİ BAĞINTILAR

Thomas S. Kuhn

“Bugün üzerinde konuşmam istenen konu; tarih ile bilim felsefesi arasındaki ilişkilerdir. Bence bunun, her şeyden çok, düşünsel olduğu kadar derin bir kişisel önemi vardır. Ben karşınızda bir bilim tarihi uygulayıcısı olarak bulunuyorum. Amerikan Felsefe Kurumunun değil, Amerikan Tarih Kurumunun bir üyesiyim. Ancak üniversitenin ilk sınıfında felsefeyle karşılaşmamdan sonraki yaklaşık on yıl için,o benim meslek dışı uğraş olarak birinci ilgi odağımdı ve gerçekten iyi yetiştirilebileceğimi sandığım tek alanı, kuramsal fiziği bırakarak onu meslek edinmeyi sık sık düşündüm. 1948 yakınlarına değin sürüp giden o yıllarda,tarih ya da bilim tarihi bende en hafif bir ilgi uyandırmamıştı. O sıralar,birçok bilim adamı ve filozof için olduğu gibi,benim için de tarihçi,geçmiş üstüne olguları toplayıp doğrulayan ve sonra onları zaman sırasına göre düzene koyan bir kimseydi. Açıktır ki, işi gücü tümdengelimsel çıkarım yapma ve köklü kuramla uğraşma olan bir kimse için olup bitenleri kayda geçirmenin bir çekiciliği bulanamazdı elbet. Okumaya devam et

Felsefe Tarihi

Felsefe Tarihi - Sokrates

İlk çağ felsefesi deyince, dar anlamında Yunan felsefesi ile bu felsefeden doğmuş olan Hellenizm-Roma felsefesini anlayacağız. Belli bir tarih dönemini adlandıran İlkçağ kavramı, bilindiği gibi, geniştir: Bu dönem, ilk yazılı belgelerle başlar – aşağı yukarı dördüncü bin yıldan İsa’dan sonra 476 yılında Batı Roma İmparatorluğunun çöküşüne kadar sürer. Bu uzun zaman aralığında da, birçok kültürler doğup gelişmiştir. Uzakdoğu ve Hint kültür çevrelerini bir yana bırakırsak, yalnız Akdeniz çevresinde başlıcalarını sayalım: Mısır, Mezopotamya (Sümer, Akad, Babil, Asur), Hitit, Fenike, Yahudi, Yunan, Pers, Roma, Kartaca kültürlerini buluruz. İlkçağ kavramı, bütün bu kültürleri içine alır. Öyle ise, neden İlkçağ felsefesi derken, yalnız Yunan felsefesi ile bundan türemiş olan felsefeleri anlıyoruz? Neden bin yıllarca sürmüş olan bu çağın, felsefe bakımından başarısını yalnız Yunanlılara ayırıyoruz? İlkçağı bir bütün olarak ele almak doğru olmaz mıydı? Okumaya devam et

TARİH FELSEFESİ, “HABİL – KABİL”

Dr. Ali Şeriati

Bu öğretide tarih felsefesi bir bilimsel zorunluluk esasına dayanmakta olup sürekli bir akımdır. Tıpkı insanda olduğu gibi, insanlığın başlangıcından bu yana her yerde baş göstermiş ve tarihi oluşturmuş olan ve iki düşman ve çelişik unsur arasında süregelen bir diyalektik çelişki ve savaşım söz konusudur tarih felsefesinde de. Tarih, insan türünün zaman çizgisindeki devinimidir. İnsan türüyse “küçük dünya”dır; varlığın en yetkin görünümü, yaratılışın tezahürüdür. Doğa ise onda bilince ulaşmıştır; onun çizgisinde evrime, bilinçli ve kendinde olan diri bir olmaya doğru yol alır. Okumaya devam et

Radikal Olmak

Felsefecilerden Bazı Bilge Sözler
David Cromwell
28 Ekim 2003

Neden aktivistler çoğu kez motivasyon, yalnızlık, kendini tüketme, bencillik ve ıstırap gibi hassas insani meselelerle ilgilenmeyi savsaklarken zor olaylara, bir sürü şahıs ve sıkıcı tartışmalara odaklanır? Neden seçkinlerin iktidarına çoğunlukla öfke, nefret ve bazen de şiddetle tepki gösteririz? İnsanlığımızı koruyarak gayri meşru otoriteyi nasıl alt ederiz?

Karl Marx bir keresinde şuna dikkat çekmişti: “Radikal olmak kökene inmektir ve köken insanın kendisidir.” “Mülkiyet hırsızlıktır” diye yazan Pierre Joseph Proudhon şunu öğütlemişti: “Eski Dünya çözülme süreci içerisindedir. O sadece düşüncedeki ve kalplerdeki yekpare devrimle değiştirilebilir.” Okumaya devam et

Aklın Namusu – 3

(Üçüncü Bölüm)

Akla yönelik eleştirileri en çok filozoflar ve şairler yapmıştır. Ruhsal süreç salt akıldan ibaret değildir. İş bölümü ve eğitsel kültür ister istemez sanat ve düşün alanına boşluk bırakmıştır. Ve bu boşluk duygu, düşünce, sanat etkinlikleri ile samimiyet ve içtenliğin korunmasını sağlamıştır. Bu alanın erbapları muhalif olacak kadar azınlık olsalar bile emsal alınacak değerde göz önünde duranlardır. Güdülerdeki samimiyet, dürüstlük ve samimiyet aklın karabasanına ezilip kaybolmaması onlara borçludur. Ruhsal süreç salt aklın işleyişi ile bu güne varsa idi her insan katmerleşmiş bir çılgındı..

Ruhsal karmaşanın içinde duygular ve güdüler dürüstlüğün güvencesi olarak akılla boğuşarak varlıklarını sürdürdüler. Sanat onların varlığını destekledi.

Aklın yıkıcılığına eleştirler yaygınlık kazanınca deliliğe övgüler yağar. Sanat ve düşün alanında akla muhalafet derinleşir. Aklın muhalifleri ruhsal yaşamı neredeyse akılsız yürütmenin olasılıklarını ararlar. Okumaya devam et

Aklın Namusu – 2

Düzgün Gökhan

(İkinci Bölüm Devam)

Akıl, yöneticiliğe göre terbiye edilir. Doğal adaptasyon bitip sosyal adaptasyon başlar. Hayvanların evcilleştirilmesi sosyal adaptasyonu geriye dönüşü olmayan bir temelde kesinleştirir. İnsanın hayvanlara ve doğaya uyum süreci biter. İnsanın insana uyum zorunluluğunun dışında bir mecburiyeti ve korkusu yoktur.

Hayvanların ve doğanın bilinmezliğinden ileri gelen korku sosyal korkuya evirilir. Sosyal korku, yöneticisiz devirin doğallığına karşın yöneten insanın şaşılan gaddarlığına duyulur. Öte yandan buna karşı bir tedbirin gerekliliğini de keskin kılıç misali gündelik anımsatır. İdareciliğin keyfiyeti için erken doğum avantajı olan yaşlılık ve tecrübe sosyal adaptasyonla soysuzlaşır. Yaş bile egemenlik dayanağı olur. Dikkat edilecekse dünyayı yöneten yaşlılardır. Bir yönetim unsuru olarak yaşlılık erdemsizdir. Bastırmalarla, cezalandırmalarla, hukuk oyunları ve keyfiyetle gençliğe hükmeden yaşlılar erken doğmayı bir imtiyaza ve önceliğe kavuşturarak biyolojik zamanı bile sömürmüşlerdir. Kendilerine münhasır daha iyisini bilmek diye kanıksattıkları bilinç ayrıcalık bilincidir. Gençlerin yönetiminde yaşlıların sömürüsüz ve hilesiz yaşam sürdüreceklerini vurgulamak abes karşılanmamalıdır. Ne var ki, buna rıza gösterecek bir yaşlı kuşak erdemli aklı bulamamıştır. Bütün aldatmacaları iyi ve güzel göstererek keyifleri için aldattıkça aldatırlar. Cinsel keyfiyet bunların başında gelir. Okumaya devam et